23 Aralık 2013 Pazartesi

KISA BİR ANEKDOT MU, TOD MU YOKSA TOT MU.

              
Efendim lafı hiç dolambaçlandırmayacağım, derken dolambaçlandırma bölümünde sanırım bir nebze dolambaçlandırdım.
Neyse ki Çekoslavakyalılaştırmaya çalışmadım.
Konuya giriyorum:
Bir kimseye değer verdiğimde kılıbık bir erkek haline geliveriyorum. Nedense bunu fark eden bazı hanım arkadaşlarım da sürekli kürkler, pırlantalar isteyen kadınlar gibi bana naz yapmaya, fazla nazik halimden istifade etmeye başlıyorlar. Fakat bendeniz esasen Kadir İnanır gibi de bir hale gelebildiğimden, kendimden korkuyorum desem yeridir.
Beni en çok yoran, başıma gelen hayal kırıklıklarını yaşamak değil, onlara sinirlenme gücü bulamamaktır. Sinirlenme gücümü bulduktan ve içimden afedersiniz "assktrr lan" dedikten sonra hava hoş. Yani ben cingenleşebiliyorsam kendimi o konudan kurtarmışım demektir. Ama cingenleşemeyip de o kırgınlık halinde asil asil oturmak zorunda kalıyorsam o zaman verem dahi olabilirim. Ama cingenleşebiliyorsam çok rahatlıyorum, çıbanı boşaltmış oluyorum. Sinirim minirim kalmıyor.
Mesela bugün iki kişiye çok darıldım. Fakat içimden akşam vakitlerine doğru "adam mısınız lan siz assktrin hıyaraaları, düne kadar ajlıhtan ölüyodunuz" diyebildikten sona onlara olan sinirim ve kinim geçti.
Çingenlik olmasaydı ben bugün belki de varolmayacaktım.
Yazıya başlarken kendimi sevilmeyen, değersiz biri olarak görüyordum (bunda klavyemin r ve ğ tuşlarının hala bozuk oluşunun da payı büyük, çok bastırmak sinirimi bozuyor) fakat bunu yaşamama sebep olan kişilerle ilgili yukarıda geçen konuşma tırnaklarını hayata geçirdikten sonra bi rahatladım bi rahatladım, allah seni inandırsın çok rahatladım.
Sizin de sinirinizi bozanlar varsa yollayın içimizden aşağılayalım, taa hocağefendilere havale etmenize gerek yok yane.

17 Aralık 2013 Salı

RADYOLARDA KADIN KOTASI

                    
Dün bir radyocu arkadaşımla telefonda konuştuk.
Artık radyo denilince içime afakanlar basıyor. Sanki tedavim tamamlanmış ve taburcu olmuşum, orası da her gün iki saat trafikle gidilen, baş tabibi sert, en ufak bir karşı çıkışta iğneyi damarına zorla sokuveren bir tımarhaneymiş de, tekrar duble kapılı, süngerli odalara tıkıştıracaklarmış beni gibime geliyor.
Bu sarih anlatımımdan sonra meseleye dönelim: Dedi ki, "O radyoda da sadece bir kadın DJ çalıştırıyorlarmış."
"Nasıl yani, başka hangi radyoda böyle kadın kotası var ki?" dedim. 
Aslında böyle bir şey olduğunu, yani çoğu radyonun kadın programcı çalıştırmadığını ve mesela diğer bütün radyolarda da taş çatlasın bir ya da iki kadın programcı çalıştırıldığını biliyordum ama beni sinirlendiren şeyleri sanki bilmiyormuş gibi baştan duyup tekrar tekrar sinirlenmeye bayılırım.
Yani lafı uzatmayayım, iş yerlerinde nasıl ki bir sakat kotası vardır, bir görme özürlü çalıştırılar, ya da yürüme engelli birini, kadınlar da bu sakat kontenjanındandır.
Buna kimse inanmak istemiyor ama bu böyle.
Bu böyle amk böyle işte. Açın bakın o zaman inanmıyorsanız.
Lümpen yöneticilerin verdiği kararlar radyolarda tıkır tıkır işliyor, yıllardır hem de.
Siz de gariban çocuk yayında ağzını yana eğerek "limburu going efem" dedi diye kendinizi yurt dışında hissediyorsunuz. 
Hee, hissedin hele biraz daha. 
Gök yüzünde "vah beni vah beni" tüküsü ağıdını yakarken, hissedin ank.
Bundan böyle her sabah yazı yazayım bulokuma da görün gününüzü.


15 Aralık 2013 Pazar

BOŞ VEEEEERR......

                     
Aman yarabbi! Okula yallah ettik ama edene kadar o da ağzıma etti.
Nasıl bir iştir çocuk yapmak, nasıl bir kafa yapısıdır çocuk yapma kafası, anlamadım ki.
Bir kerelik zevkin bedeli, ki o kadar da zevkli işler değildir yani, atla deve değildir, çok magazin malzemesi olduğu için öyle gibi gazlanır ama sanmıyorum bir Adem, bir Havva iki tek attılar diye koskoca cennetlerden atılsınlar. Eğer öyle bir sebepten atıldılarsa da ossuraaym ha öyle cennete tövbe rabbil alemin.
Sabah 06.30’da büyük zorluklarla ve her sabah olduğu gibi saatin çalma anında “Bugün zıbarıp uyusam da bu sabi okula bugünlük gitmese de hepimiz uykumuzu mu alsak” rutinli fikrimi aklıma getirip yataktan doğruldum.
Bir aile geleneği olarak, anneannemin yaptığı gibi sabahlığımın kuşağını bir metre geriden hısıııır hısııır sürüye sürüye mutfağa gidip mokkayı ocaa koydum. Sabahları batılı hissetmek beni motive hissettiriyor. Etmiyor ama hissettiriyor. Ona da şükür elbette.
Arada içeri boynumu uzatıp çocuğa, yani Memo’ya hadi kalk hadi kalk, dedim durdum ve mokka cezvesinden tıkırtıların geliş vaktine kadar maillerime filan baktım.
Efendim bendeniz bundan bin sene önce Zart Kabakâât ismiyle bir facebook sayfası almıştım. Ama mesela kaç sene önce biliyonuz mu, bakıyım bi… o manita vardı, ondan önce şu manita vardı (parmak hesabı değil biz manita hesabı yaparız) demek ki yaklaşık 7 sene önce alıp bi daha da yüzüne bakmamışım fakat ara ara oradaki insanların doğum günlerini hatırlatıp durur.
Bana facebook çok karışık ve külfetli gelmişti. Sürekli bi şeyleri takip etmek gerekiyor, millete fotoğraf paylaşıyon, onlarınkini beğeniyon, parmak işareti yapıyon, yapmazsan, yorum yazmazsan haybeye düşman ediniyon filan. Darlanmış, iki üç ay takılmaya çalışıp bir daha da yüzüne bakmamış, hatta hesabı kapatmıştım. Derken nasıl oldu bilmiyorum, son zamanlarda oradan yine haberler gelmeye başladı. Bilmem kim bilmem ne fotosu paylaştı, bugün bilmem kim bilmem kimle arkadaş oldu, yok efendim bilmem kime nispet etti filan. Nasıl öyle hortladı anlamadım.
E tabii 7 senede ilişkilerin afedersiniz amına da konabiliyor tabii.
Mesela oradan bir ropsu çocuğunun bugün doğum günüymüş. Bu pezevenk, benim oğlan küçüktü, bebecikti, ben de her Türk kadını gibi çocuğunu tek başına büyüten biriydim, para pul kazanmam çok önemliydi, ki hala da çok önemlidir, bu sabah bakmayayım mı ki bu itooluitin yayınevi deli para basarken bana beş kuruş vermeyen ibinonun doğum günüymüş. Derken benim sinirler sen bi geril, bi geril, mokka da orada bütün batılılığıyla fokurdamaya başladı fakat ben ona da kızdım, yani havan kime lan, krizden gözünü açamıyon, Napoli çöp deryası olmuş, hala fıkır da fıkır.
Neyse, bu herifin bana olan borcuyla kendime gelip çocuğa da kızdım. Kalk ulen adamı hasta etme, ben sen okula gitçen diye kalktım bu saatte.
“Ben daha çocuğum, uykuya ihtiyacım var” diye seslendi yataktan.
Esas benim uykuya ihtiyacım var. Ben de yetişkin olmam gerekirken bir bok değilim. Hiç bi şekilde işten anlamıyorum, hakkını istediğinde bi de üstüne yarı deli havası yaratılıyor, bu ne pişkinliktir!
Efendim Allah kimseyi memur çocuğu yapmasın.
Allah hepimizi ropsu çocuğu yapsın. Neden mi, yoksa diğer ropsu çocukları hep böyle sinirlerimizi harab edecek.
Her neyse, bunlar geçmişte kaldı, o ropsu çocuklarının yerini yeni ropsu çocukları aldı. Gün olur devran döner dedikleri hikaye sadece oyuncu değiştiriyor, devran hep aynı.
Ama bişey diycem, ben aslında hatanın bende olduğunu bilecek kadar kendini yetiştirmiş biriyim. Fakat o hatayı düzeltmeye üşenecek kadar da tembel.
Gerçekten.
Şimdi sen sağ ben selametim.
O lavuk, yani yayınevi olan lavuk da şapkası düştü keli görüneli bin yıl oluyor fakat hala facebboktaki fotosuna baktım, insan tabii ne yapsın, kuyuğunu dötüne yapıştırıp uçurumdan mı atlasın, kendini haklı hissede hissede yaşıyor ve hatta manita araklamak için kafayı üzgaa verip saçları uçuşturup hava yatmış kendine. Ne yapsın. Allah sebep veriyor. Versin de.
Helali hoş olsun, boş ver.
Kenan Doğulu’nun on beş sene önce paparazzi programında Yeşim Salkın yeni bir hayali ihracatçı bulduğunda arka planda Bodrum’da sesi gelirken dediği gibi: Boş veeer.
Mesela orada mevzu Yeşim Salkım’dı, Kenan Doğulu’nun sadece arka plandan sesi gelmişti ama aklıma kazınmış o “Boş veeeeer” sözü.
Demek ki neymiş, her zaman söz uçup yazı kalmıyormuş.


Demek ki bu hayatta sadece, boş vermek kalıyormuş.

19 Kasım 2013 Salı

EY HARABAT EHLİ!

                               
Selam olsun ey gönlü yaralı, ey batı ile doğunun sentezine vakıf olamamış, gurbet ellerde kalakalmış, vatanına gurbet olmuş erenler!
Sizi yetim bırakmamak adına bir yazı yazmak için şu boynu bükük klavyemin başına çöktüm ellerim mevlaya doğru.
Şaka şaka ellerim tabii ki mevlaya değil, klavyeye dönderilmiş durumda.
Ellerim klavyede, gözlerim mevlada, bu güzelim bahara çalan gasım ayında yanık yüreklerimizle yetim galdığımız bu yaban ellerde...
daha fazla dayanamıycam ühü ühü ühü....................................
Sevgili arkadaşlar. Ben kendimi durup dururken ağlatabiliyorum. Dedim gurtuldum.
Sevgili bloh dostu, ben köylü olmak istiyorum.
Neden mi? Güzel soru.
Sevgili okumayı seven fakat saymayan, siz günümüz tüketim toplumu kasapları, evet evet yanlış duymadınız, anaazdan babaazdan yetim galmışsınız. İşte bu yüzden.
Yani tam bi konuyu anlatmaya başlıyorum bu aralar, diyelim ki çok da mutlu, neşeli, üstüne üstlük çok da batılı ve de havalı bi mevzu hakkında konuşmaya ya da yazmaya başlıyorum diyelim...
Abicim, gardaşım, veli dostum, yavrum, evladım, bir anda o neşeli durumun içinden ince ince bir saz sesi duyulmaya başlıyor, aniden içimde bir yanık alabalık, şaka şaka alabalık olur mu hiç, bir yanık gazel, bir yanık uzun hava, bir yanık dert, tütüyor da tütüyor.
Siz köylülüğün ne demek olduğunu bilmezsiniz sevgili havalı insanlar.
Ey havalı insanlar! Ey yüzünü batıya dönmüş nip tak ruhlular!
Ben nerden biliyorum bu köylülüğü, bu uzun havaları, gazelleri, bu dertleri, bu yetimliği, gurbetliği, gavuşamamayı...
Tam diyelim ki bir arkadaşım NewYork'tan gelmiş, acaip derecede New York'u anlatıyor, anlattığı yerde Buklinm havası esiyor, abicim tam ben de o havaya giecekken aniden içimde bi saz öyle içli bi şekilde taksime başlıyor ki ince ince, intro bitmeden hemen konuya dalayım diyorum fakat millet konuşurken saz namesini çalıyor da çalıyor, sıra bana geldiğinde sazın introsu bitmiş, sıra gazele gelmiş oluyor...
Misal:

"Hazan ile geçti şu benim ömrüm
Eyle dert bürüdü zar garip garip
Ne bir gülüm kaldı ne de dikenim
Ağla şimden gerü var garip garip

Hançer-i feleğin ucu cigerde
Durmaz akar yaram içerde
Gurbet ellerinde tutuldum derde
Gel tabib yaramı sar garip garip"

Yani bu şekilde.
Sonra aniden türkü dalgası geçip içimden ıyyy diyip hemen batılılaşıyorum fakat on dakika sonra tekrar saz bi başlıyor, abooovv, yanık yanık... sokaklara taşıyor.
işte bu yüzden, beş dakka sonra ne olacağını bilmediğim için fazla iddialı davanamıyorum.
Ha, mesela bazı iş teklifleri geliyor son zamanlarda. Çok havalı isimli, batı menşeili şarkıların çaldığı iş yerlerinden. Fakat ben artık köylü olmak istediğim için kesinlikle aradıkları numaraya o an ulaşılamıyor taklidi yapıyorum. Yokum ben o oyunda artık.
Bu ama benim suçum değil. Hem batılısın diyen, hem de türkü çala çala ağlatan ve çatır çatır bilinçaltımıza sıçmamıza sebep olan anormal politikamızın ve eğitim sistemimizin suçu.
Tam düzeleyim derken şimdi de ilahiler girdi devreye.
Yahu devrelerimiz yandı mına koyim, devrelerimiz yandı.
Anlamıyolar mı, devrelerimiz yandı!
Girer bir hoyratta gülün çürüdür nidem çürüdür.
Bülbüller ötecek bağın mı kaldı nidem, bağın mı kaldı...

17 Ekim 2013 Perşembe

RÜYA İÇİNDE RÜYA GÜYA

                                 
Sonbaharın gelişiyle birlikte içime çeşitli hüzünler hücum etti sevgili romantik kardeşlerim.
Bendeniz sonbahar geldiğinde altı aylık hüzünlerimi bir anda yaşamaya gayret ederim, zira hüzünlenip duygusallaşmaya oldukça üşenen bir yapıya sahip olduğumdan, hazır sonbahar da gelmişken hepsini bir arada yaşar, kurtulurum.
Fakat şimdi hemen negatif bilimlere meyilli okur diyecektir ki "ha, bu karı da amma (karı derken, günlük konuşma dilinde öyle terbiyesizlikleri hepimiz içimizden yaptığımız için diyorum yoksa ne siz karı dersiniz, ne de ben karıyımdır, oldukça hanfendi bir kişilik yapısına sahip olduğumu beni yakinen tanıyanlar iyi bilmekle birlikte ufak bir şüpheye de sahiptirler, acaba derler; acaba karı olabilir mi. Ve ben, bu tehlikeli sularda yüzmeyi çok severim)
ne diyorduk ki ya...
haa, tamam tamam, şey diyorduk; siz şimdi olumsuz düşünüyorsanız "tamam karı değil ama maalesef oldukça da öküz bi insanmış ki, baksana abi ya, hüzünlenmeye üşeniyormuş vay ayı vay" diyeceksinizdir. Herkes değil tabii ki, olumsuz düşünen, pesimist, hayattan bezmiş, hep bana hep bana diyen, yaşadığı hayatı bir türlü kendine yediremeyen, çok daha iyilerini hak ettiğine inanıp hayatın ve çevresindeki hıyarağalarının (ki onlar hıyarağası değildir, bu tip insanlar onları içten içe suçladıkları için hıyarağası olarak görürler,) kendilerine katakulli yaptığına inananlar.
İyimserlerse, evladım, onlar zaten ebleh ebleh her şeye gülümserler.

SORU:
1) Neden hüzünlenmeye üşenirim?
Cevap: Çünkü bendeniz rüyada yaşar gibi bir yapıya sahip olduğum için (ilerleyen satırlarda açıklayacağım,) ve rüyalarda da duygular aşırı yoğun yaşandığı için, mesela hüzünlendiğim zaman çok fena olurum. Sınırlarını bilen, zamanında çerçeve çizilerek yetiştirilen bir çocuk da olmadığım için bu hüznün nerede başlayıp nerede biteceğini her çerçeve verilmeyen ölçüsüz denyo gibi bilemez, haliyle de çok yorulur, çok yıpranırım.
Mesela kuyruğu açık yara olmuş, tüyleri örselenmiş, anasının memesinden daha yeni kesilmiş ve doğmak için boktan bir zaman seçmiş yaz sonu çocuğu siyah beyaz bir kedinin 'yaşamak istiyorum teyzeee' çığlıkları beni aylarca paramparça etmeye yeter. Buna mukabil, ona sokakta yemek verip biraz sevgi göstererek kendimi çok iyi bir insan hissedip, aylarca götümün üstünde oturmasını da iyi bilirim. Bununla da kalmayıp ona düzenli yemek götürüp hatta alıp evine götürüp kuyruğunu iyileştiren, veterinere varını yoğunu veren kadınla konuşurken yüzündeki derin yıpranma izlerini görüp içimden "anneee kadına bak" der, yetinmeyip, evinde on beş kedi olduğu için içimden "aboo kafayı yimiş" diyeek kendimi güldürmeye bile çalışabilirim.
İşte bütün bunlaaaar, (yani önce çok fazla hüzünlenerek aşırı yıpranma ve ardından gelen iyrençlik dalgasıyla kendimi hor görme filan,) kendimi kötü hissetmeme, hayatı ağır bir yük gibi görmeme sebep olduğundan, hüzünlü bir yapıya sahip olmayı sevmem.
Çünkü hüzün demek, kendimi aşırı yargılamak anlamına da gelir ve bendeniz ağır Kemalist, asker kızı bir annenin kızı olduğumdan, yargı sistemim oldukça ağır ve acımasızdır. Yani belki asmaya kadar götürmem ama yakama yapışır, sürekli bindiğim dalı keserim.

2) Neden rüyada yaşamak:
Cevap: Bu bir tek benim değil, sanıyorum sorumluluk almadan büyüyen ama kendini bütün hayattan sorumlu gibi hissederek gerek kendine, gerekse çevresine artislik yapan herkesin davranış bozukluğudur diyebilirim. Bizler hem çok tembelizdir, hem de bütün hayatın yükünü sırtımızda gezdirdiğimize inanıp çok kabalaşabiliriz.
BU ikilem de içimizde garip bir algı bozukluğu yaratır. Çünkü efendim insan kendini kandırıyor gibi gözükse de aslında alt benliği her şeyin farkındadır. Yani ben şimdi bu kadar akıllı bir insanım, allah aşkına ne tembel olduğumu anlayamıyor muyumdur sizce? Kesin anlıyorumdur. Nereye kadar saklayabilirim ki?
Kendimi geliştirmeye, kendimi tanımaya, paylaşımcı olmaya, dünyaya meraklı gözlerle bakmaya, acaba başkaları ne yapmış diye bakmaya üşendiğimi bilmediğimi mi sanıyorsunuz?
Kendimizi kandırabiliriz ama kendimizi asla.
Dolayısıyla kendimizi sürekli kandırmaya çalıştığımız fakat aslında her şeyin farkında olduğumuz için arada kalır, rüyada gibi sanarak gerçek hayatın soumluluklarından yırtmaya çalışırız. (Konuşmalarımız ve yazılarımız da sayıklama gibidir.)
Biri soru sorduğunda cevabı zaten herkes biliyor gibi düşündüğümüz için dinlemeye ve cevaplamaya üşeniriz.
Aaaa çok saçma yaa, şu anda - hem de bu kış gününde - tam yazı yazarken klavyemin dibinden bir karınca yürüyor ki, bu evde ilk kez bi karınca görüyorum.
Acaba rüyada karınca ne demek.

30 Eylül 2013 Pazartesi

TEHLİKELİ İLİŞKİLE

                                                    
Şükür kavuşturana blog dostu!
Öncelikle R tuşumun hala hasta olduğunu belitmek isterim. Çok bastırmazsam çalışmıyor.
Evde çok çatırtı kopardığım için çüşş, ohaa, yuuh gibi laflara maruz kalacağıma dedim, yazmam daha iyi. Tohumunuza para mı saydım neticede, okumazsınız olur biter. Ha, şimdi işte yine aynı sorunsal: Bir sanatçı kendisi için mi, yoksa sanatsever/edebiyatsever için mi üretir.
Sonbahar geldi ya, içim hüzün kaplama oldu. Bu yüzden her yeri yakıp yıkasım var. Elbette üşendiğim için bunu yapmıyorum. Bi de zaten sini kizi geçiip daha önce evi dağıttığım çok olmuştu fakat nerden baksanız on iki - on üç senedir bu tip aşırı hareketler yapmıyorum. Neden yapmıyorum, e çünkü dağıttıktan sona ben topluyorum da ondan. Aynı şekilde bi iki kez sinilenip çok pahalı telefonlarımı duvara attığım olmuştu (fakat modelleri geçmişti zaten) gidip yenisini aldım. BU yeni alışlar günümüz tüketim toplumlarında bi süreliğine gerilimi azaltsa da, meseleyi tamamen geçirmeye yetmiyor. Fakat yine de yeni mal aldığınızda da sinirlenirseniz, mesela ben, yeni telefon ya da benzeri taşınabilir elektronik cihaz aldığımda bi sinir ortamı oluşursa onu en yumuşak yere hop diye kibarca atıyorum. Atarken de frene basan laflar ediyorum:
"Ne biçim konuşuyon ki sen allah allaaah" diyorum mesela. Burada hanımefendiymiş de, sinirlenmeyi pek bilmiyormuş gibi davranıyorum. E siz de takdi edersiniz ki taksitleri devam eden bir telefonu kırmak akıl karı olmaz. Hem o yaşları geçtik.
Mesela bu yazıyı yazarken evde kimse olmadığı için çok rahatım. R tuşu çalışmayınca takır takır indiiyorum ensesine. Fakat enteersan bişey fark ettim:
Bu klavyenin r tuşu bozuk ya; hani temassızlık var ya, enişteniz de r'lei söyleyemiyor, bir ara şüphelendim acaba enişteniz bir hainlik mi yaptı. Neticede bibirinizi sevseniz, aynı evi paylaşıyor olsanız da, aslında erkek ile kadın bibirlerine düşman iki cins. Neden olmasın dedim, bozmuş olamaz mı... Yani dünyada ne manyaklar var; yıllar yılı sapık olduğunu anlayamadan bi arada yaşayan nice insan var. Belki enişteniz de manyaan teki ve geldi benim r haflerini bozdu.
Sona dedim ayça saçmalayıp durma. Baksana adamcağız kırmızı yanaklarıyla şeker gibi oturuyo hiç bi şeyden haberi olmadan. Sonra dedim ya rol yapıyorsa... Yani ben yana doğru bakarken onun gözleri kırmızı olup sırıtarak bana bakıyor ve tam ondan yana baktığımda nomalleşiyo olabilir. Sonra dedim saçmalıyosun ayça. Sonra unuttum.
Fakat dünden beri o korkunç olay gerçekleşti: KLAVYEMİN Ğ TUŞLARI DA BOZULMUŞTU!!!!
E bu herif r'leri ğ diye söylüyor?
Sonra dedim ki, yok ayça dedim, hiç bir psikopat bu kadar bire bir çalışmaz. Azıcık akıl oyunu yapar. Yani kalkıp da göz göre göe r'leri bozacak, ardından da yımışak g'leri bozacak, mümkün değil. Sonra dedim ki, ulan dedim, birebir düşünmez diyeceğimi bildiği için belki de geldi ve bire bir bir iş yaptı? Ne belli?
Sona baktım orda mal mal oturuyo, hiç bir şeyden habersiz gibi duruyor. Kafamı sanki normal normal çeviriyomuş gibi yaptım sonra hop diye aniden ona doğu baktım. Çok sakindi, hiç bi şey olmamış gibi davranıyordu. Yok yaa, yemezler dedim, tekrar kafamı sakince çevirip tekrar aniden bi döndüdüm, ahaaa, o da nesi, bana bakıyordu! İşte böyle basarlar adamı!
Nooldu dedim, ne ne oldu dedi. Hafifçe gülerek oyununu gördüğümü belli etmeye çalıştım, bırak şimdii dedim, sen bilirsin sen bilirsin uydurma şimdi dedim, sessizce bakmaya devam etti. Anlamazdan gelme dedim, ne diyosun ayça yaa bişey düşünüyorum anormallik yapma dedi. Yok yaa, dedim, oğlum ben kaçın kurasısın, aman kurasıyım biliyon mu sen dedim, ya bi git allaaşkına ya, dedi ve yürüyüşe çıktı.
Yakalandığı için korktu ve yürüyüşe çıktı.

9 Eylül 2013 Pazartesi

SONBAHARA GİRİŞ

Bu aralar duygu durumumda oldukça çalkantılı bir dönem geçiriyorum.
Aslında kendime yeni bir kulaklık almadan önce hiç de böyle bir dönem geçirmiyordum.
Fakat geçen gün yeni romanımın son paragrafını yazıp, noktasını da koyunca "Ayça, anam kalk sana güzel bir kulaklık alalım bacım" deyip, soluğu bi bilgisayar dükkanında aldım.
Aslında demin size yalan söyledim. Evet romanım bitti ama bilgisayar dükkanına kendime kitap bitirme hediyesi almak için gitmedim. Annemin daha 1.5 sene önce aldığımız Samsung laptopu tamamen yandığı ve çöpe atıldığı için, yeni bilgisayar almaya gidince ben de formatlanmasını beklerken kulaklıklara bakma fırsatı buldum ve hediye bahanesiyle o kulaklığı, yani bu kulaklığı aldım (ve şu anda bu yazıyı yazarken o kulaklıktan, yani bu kulaklıktan aşırı yavşak bir şarkı dinliyorum. Chris Botti diye bir herif var, onun böyle Frank Sinatra gibi bir herifle yaptığı düet. Normalde iyidir bu herif de, araya bu tip osuruktan yavşak amerikan cazımsı şakıları karıştırmış maalesef.)
                                           
Neyse, annemle gittik işte bu bilgisayarcıya ve ona sadece okey ve kelime oyunu oynayabileceği bir bilgisayar aldık.
Annem çok komik bir kadındır fakat biraz kavgacıdır.
Mesela sizi görsün, bir dakika içinde kalbinizi fethedip onuncu dakikada ağzınıza sıçabilir.
Bu gerginlik de onu daha heyecanlı kılar. Fakat elbette bunu kırk seneye yayınca kalp bölgenizde belirgin şişlikler, karnınızın içinde de hani gazetelerde çıkar ya, "15 kilo kütle varmış midesinde" diye, onun gibi ağır rahatsızlıklar hissedersiniz.
Neyse, annem orada tezgahtaki çocukla tatlı sert ilişkisini oturtmaya çalışırken, ben de gidip kendime Sennheiser kulaklık aldım. 138 lira yazıyordu ama ben sanıyorum ya 99 liraya ya da 108 kadar indirttim. Tam hatırlayamadım şimdi. çünkü bilmem ne indirim günü varmış ctesileri, ben de cuma gününü ctesi saymazlar ve o yüzde 25lik indirimi yapmazlarsa çirkefe bağlayacağımın sinyallerini verdim, hemen yaptılar.
Zaten ben de olsam yapardım. Neden mi? Öyleyse okumaya devam edin:
Efenim, anasıyla gezen kadınlardan bendeniz her zaman hem korkmuşumdur, hem de hafiften hüzünlenmişimdir. Onlar hayatta her şeyi göze alırlar.
Şimdi anneleri BİRAZ (mı!) konuşkan kadınlar anneleri ilk etapta ön planda olduğu için daha makul görülebilirler. Oysa anneleri ikinci plana geçip de kızları sahne alınca, o kadınların analarından çok daha beter marazlı olduğunu görürsünüz.
E dersiniz, az önce ben bu kadına anasının aslında biraz delice olduğunu anladığımı belli edip, onunla bir nevi ortaklık kurduğumu saygılı bir dille ifade ettim, meğer kadın anasından bile daha deliymiş dersiniz.
Ben mesela bu riyakarlığı çok yapmış ve tek başıma göt üstü kalmışlığı çok yaşamışımdır. Yani ortaklık kurduğunu sanırken riyakarca ortada kalmak. Kötü bir histir.
Annelerimiz yaşlanır ve bizler onlarla kavgalarımızı ederken aslında onların yaşlanmalarına sinirlenmekteyizdir, hayatın acımasız normal gidişatına isyan etmekteyizdir...
Of ulen of...
Kulaklığımı aldığımdan beri çok hırpalandım.
                                                       
Takıp takıp çok uzun yürüyüşlere çıkıyorum. Çok üzülüyorum.
Çocuklarıyla gezen kadınlara, bir kel balık tutmuş balıkçının yanında durarak dostluk kurmaya çalışan uçmayı öğrenememiş tavuk gibi martılara, sigarası ağzında dört yaşlarında pislik içindeki kız çocuğuna ses etmeyen anne çingenelere, yanındaki manitayı nasıl düşürdüğünü anlayamadığım, gururla gezen aşırı kısa, gözü doymaz erkeklere, bakıcısı rus kadınlarla tekerlekli sandalyede deniz manzarasının önünde tepkisizce oturan çok yaşlı kadınlara (nedense hiç erkek yok böyle,) güneşin alnında "çay satıyom, çekidek satıyom" diyerek umutlu umutlu gezen aslan gibi insanlara, sevgilisiyle buluşmaya giderken naylondan paıl parıl kırmızı eteğinin altındaki yaz günü kışlık ayakkabısının topuk kenarı erimiş ve yürürken sistem oturtmuş kızcağızlara ve bin türlü şeye.
Hayat her zaman o kadar sıradan mı sıradan, heyecanlı hüzünlerle dolu. Fakat bu hüzünler nedense her seferinde de verem edecek kadar ağır.
Ve müzikler bulamaç gibi zıpçıktı karanlığıyla beni geçmiş ve gelecekten koruyor. Bedeli de, çok yorucu o 20 kilo hüzün oluyor.
http://www.youtube.com/watch?v=rHW90UCQtos
Siz bu satırları okurken Anadolu Yakası öyle bir lağım kokuyor ki, evde hekes birbirine soruyor: Sen mi osurdun, sen mi osurdun.
Elinin körü! Şurda bi acıklı yazı yazamayacak mıyız. Hayata bak be!




31 Ağustos 2013 Cumartesi

KADINLARLA İLGİLİ YİNE


                              
Sevgili kadınlar,
Amına koyim o tektaşlarınızın diyerek bugünkü sevgili yazımıza başlıyoruz.
Daha yetti gayrı sizin o tektaşlarınızdan, evlilik tekliflerinde diz çömelen bacağına sıçtığım sevgili maceralarınızdan ve gelinlik provalarınızdan ve o kılıbık gizli şeyin (tabii ki geyin) seni yarı yolda koyacak vay em si ey futbol maçlarından.
Öncelikle bunu da hor görmediğimi belirtmek isterim. Zira bütün bu bahsettiklerimiz bilinç altlarımızın dehlizlerinde bir kıyas mekanizması olarak, uykulu ya da yorgun olduğumuz zamanlarda karşımıza çıkabiliyor.
Mesela çalışmayıp evde oturan, afedersiniz etli dötünü evde dinlendirip marine eden karılara özendiğimiz için arada bir noluyo be biz niye öyle şaapamıyoruz, tek taş da isteyebilirdim istesem ama bakma çok değerli olduğum için, sanata yatkınlık gösterdiğim için istemiyorum ama ben de aslında evde oturmak istiyorum amana koyum diyoruz. Şu anda ne dedim bilmiyorum ama tam da bunları demek istedim.
Efendim konu nereden buralara sürüklendi;
benim çok entel fotoğrafçı, bienalci, sergiden sergiye sürten, beğendiği herkes ile gözünü kırpmadan birlikte olan bir kız arkadaşım vardı, saçları dibine kadar rastaydı.
Bu arkadaşım haza sanatçı bir sefil ile evlendi. Çocuk bir süre sonra buna batmaya başladı. Bir başka ortak arkadaşımız, yukarıda bahsi geçen daşşak gebabı yapıp evde oturan kız arkadaşımız, bize üç katlı pasta tabağında sapı seramik kaplı çiçekli desenli spatulayla kek koydu.
O sırada sanatçı rastalı arkadaşım büyük tribe girdi. Neden dedi, neden ben de bu koca götlü gibi evde oturamıyorum. Parmağındaki yüzüklere baksana dedi. Duvarda duran geri zekalı düğün resimlerinin (çenesini omuzuna dayamış, parlatıcılı dudaklı ve düşleri öne doğru kaykılan sırıtmalı) varaklı çerçevelerine bile özendi.
Ben de dedim kafana sıçüyüm senin gibi sanatçının.
Ama hor görmedim.
Hepimiz, bütün karılar, bu pamuk ipliğine bağlı yaşıyoruz.
Asil kanımızı korumalı, çok yiyip de götleri büyüttüğümüz anda tek taş, jip ve bilimum aç gözlülüklerimizin o götlerde saklı olduğunu belirtir, sanatçılığınızı korumak için asla mıh bir göbek ve etli bir göt sahibi olmamanızı öneririm.
allah kahretsin.
celle şaane.
iyi günler.

19 Ağustos 2013 Pazartesi

KADINLIK

Öncelikle bu yaz neden bu kadar Yunanistan'a gittiğimi açıklayarak yazımıza başlamayı kendime bir borç bilirim. Çünkü herkes merak ediyor, neden bu kadar yunanistan diyor.
Ben de ilk başlarda "lan bu herif yunan ajanı mı" diye kıllanıp, gece yarıları bana bir fenalık yapmasın diye ara ara ışığı açıp kontrol ediyordum fakat mışıl mışıl uyuduğunu görünce ışığı kapıyordum. Sonra beş dakika sonra gözlerini kapatmış da uyuyor taklidi yapmış olabileceğini düşünüp, gözleri açık şekilde ajan ajan bakarken basmak üzere aniden ışığı açıyordum.
Sonra hastalıkta sağlıkta, ajanlıkta felanda, her şeye rağmen bir arada olunması gerektiğini düşündüm. Ki, bir keresinde annem de rahmetli babamın amerikan ajanı olduğundan şüphelenip geceyarısı aniden ışığı açarak babamı ebelemişti. Fakat o daha başarılıydı; babam olacak o haini gözleri açık amerikan ajanı amerikan ajanı fenalık düşünürken yakalamış ve cort diye gözüne parmağını sokmuştu.
Ben türk kızı olduğum için, annemin safında yer aldım tabii. erkeklere düşman yetiştirilmek, zaten cumhuriyete asker olarak emeği geçmiş pek çok türk savaş askerinin, sevgisiz büyüyen sert hatlı kızlarının, kızlarının kızlarının ve onların torunlarının genetik mirasıdır.
Mesela benim dedem biraz savaş gibi bi şeye katılmış. Mesela benim annem asker gibi sert olmayı ve babaya yaranmayı sanırım çok önemserdi. Mesela ondan çok iyi mareşal olurdu. Yani annemden.
Mesela mareşal annem çakmaktaş, babamdan hiç hoşlanmazdı. elbette bunda babamın biraz amerikan ajanı oluşundan şüpheleniyor oluşunun da payı var.
Efendim, bakmayın sevdiğime, ben de erkekleri çok sevdiğimi iddia etmeyeyim şimdi. Yani aslında eskiden daha çok öyleydi. Annemin ve anneannemin de etkisiyle erkekleri hiç sevmez, onları çok kötü hor görürdüm. Sona tabii yaşla birlikte, bunun ne kadar anlamsız olduğunu, ajan dahi olsa, sevdiğin zaman hiç bi şeyin önemli olmayacağını anlayacak kadar elzem dersler aldım hayattan.
Artık elbette erotizmimi doya doya yaşıyorum. Kadınlık benim için vazgeçilmez bi dürtü. Kendimi bu kimlikle ifade etmeye de alıştım bi kere. Kadınlık benim kimliğimin çok önemli bir parçası.
Yukarıda gördüğünüz resimler, yunanistan sonrası bronzluğumdan kaynaklanan bir sertliktirtedir.
Ancak, eminim ki türk kadını içindeki 1. cihan harbinden kalma acımasız erkek düşmanlığı ve hayata duyduğu öfkeyi alt edebilirse, aynen benim sahip olduğum ölçülerde ve bronzlukta, erotik bir hal alabilirler.
Bu, hiç de zor değil.
Sadece, sanayi devriminden kalma bazı alışkanlıklarımızı değiştirelim, cinsiyet ayrımcılığına son verip, bu erkek dünyasına duyduğumuz öfkenin, önce biz kadınlara zarar verdiğini anlayalım ve kadınlığımızı ifade etmekten utanmayalım yeter.
Sevgiyle kalın. 

31 Temmuz 2013 Çarşamba

AŞK YAZISI

                             
Abi ben çiftlerin ayrı zamanlarda yatmalarına, yani uyumaya gitmelerine çok karşıyım.
Bi kere benim manita yapmam öyyyle uzun bir zamanımı aldı ki size annnlatamam.
Biz büyürken bizi kandırdılar şimdi taam mı.
Yani bunu dandik pop şarkısı tadında demiyorum: "bana yalan söylediler vır vır vır" demiyorum. Harbiden yalan söylediler.
Bize dediler ki, "kızlara çok asılan olur, nazlı durun, aslan gibi durun, geleni tersleyin, gideni tersleyin."
E biz de ne yaptık, gelene vurduk, gidene vurduk. Ahah tövbe estağfurrullah ramazan günü, yani erotik olarak değil, bildiğin kastre edercesine kötü davranmak manasında vurduk yani.
Sonra birden bir farkına vardım ki, durduk yere kötü davranıp dururmuşum, heriflerin zaten benimle işi olmazmış. Onlar meğer kendilerine iyi davranan, dert tasa çıkarmayan, mümkünse de erotik mesajlar içeren kadınları severlermiş. Dertsiz, zahmetsiz, kırışmayan.
Ya ben bunu farkedince ne kadar fena oldum anlatamam.
Derken oldukça geç bir yaşta eniştenizi tongaya bastırdım. Ona sanki zahmetsiz, rahat manita ayakları yaptım. Yani kötü hiç bir huyumu belli etmedim. Onu köşeye kıstırana kadar bunu yaptım. Hatta ve hatta sanki kavun bile severmiş gibi taklit yaptım, kii, neffret ederim ben kavundan. ama işte sanki severmiş gibi yaptım, kavunu bile.
Efendim bendeniz "ben yatıyorum" diye bir şey kesinlikle kabul etmiyorum. Yahu biz bunca yıl neler çekmişiz manita yapıcaz diye, kafa dengi bulucaz diye.
Hülen uyutur muyum bee, hayır erotik manada uyutmazlıktan bahsetmiyorum. Ben nefret ederim seks denen illetten ve seks seven it kopuktan. Öyle değil, oturucaz. Kaçsa kaç. üçse üçte uyuyacağız, ikiyse ikide.Kimse kimseyle konuşmasa, tavanı seyretse bile, göt göte oturucaz. Ama önceden gidip de yok efendim "ben yatıyorum da, geç olmuş da" diye bir şey kabul etmiyorum.
Şimdi o yorgun ayakları yapıp içeri giderken ses etmedim. Ben gitmeyince birazdan düşer buraya.
Canım ya, ben gitmeyince kıllanır arızaya bağlıycam diye, gelir şimdi.
Ya sevgili olmak güzel bişey ya.
Ama kafa dengini bul. yoksa boşver.
Valla bak. Hiç değmez.
(Aha da geldi. Ya çok tatlıdır, yirim yirim...)


28 Temmuz 2013 Pazar

TATİL VE PSİİKOLOJİ YAZISI

                       
Hep ecnebistandaki tatil yerleri ile proleter ruhumu kaybettiğimi sanmayın.
Bakın ben çok arada kalmış biriyim. Hem konfor çok seviyorum hem de amatör ruhumu kaybetmek istemiyorum.
Bu yüzden arabaya atladığımız gibi bu hafta sonu kendimizi Ağva'da bulduk.
Neden arabaya atladık?
Güzel soru.
Arabaya şundan atladık: Ben şimdi arkadaşın bi dergisi var: e-motoring diye bi dergi, (http://dergi.e-motoring.com/) buraya yazı yazıyom ve mannnnyak arabalar veriyolar her ay, onları kullanıp diyelim 1 hafta filan, deneyimlerimi yazıyom. Çok kebap iş.
Bu ay da Jeep Wrangler verdiler (yazısını henüz yazmadım, ay başında üstteki linkten okursunuz artık) onunla 'git off road yap bacım' dediler.
Abi ara ki off road bulasın. Biz de kalktık ayağımızın tozuyla Ağva'ya gittik.
Enişteniz Ege manyağı. Deniz insanı manita. Her sene inek gibi denize girmezse içine kapanıyor, morali bozuluyor, sanki dersin Sen Bernardı karlara çıkarmamışın da tribe girmiş. Bu yüzden sevdik bi kere, biz de peşine takılıp mehle mehle geziyoruz. Ki ben o kkkaddarrr üşenirim ki tatil yapmaya, o kadar olur.
Sırf üşendiğim için ne kadar çok yıllık izin almadığımı bilseniz direkman kıro dersiniz.
Neyse işte, bu enişteniz Karadeniz'e daha önce hiç gitmemiş. Ege'den başka deniz, laos'tan başka balık tanımıyor. Merak etti Karadeniz'in suyunu.
Ben de nası korkarım o Karadeniz'den, üf!
Kumlara ayağımı soktuğum anda psikolojik olarak çökerim. Altımdan zemini alıyorlarmış gibi gelir. Bu da psikolojide sanırım oral döneme denk geliyor. Anne memesi dönemi.
Derin mevzular.
Karadeniz'de ölmeyen yoktur bilirsiniz; kumlar sizi alır yutar.
             
Meğer yutmazmış. 'Çeken akıntı' diye bir mevzu varmış, deniz seni alıp 100 - 300 metre filan sürüklermiş, sen taklaya geldik sanıp çırpınıp yorgunluk ve panikten ölürmüşsün.
Bu yüzden hiç bir şey yapmadan suyun seni bir süre sonra bırakacağını bilerek sadece su yüzeyinde durmaya çalışmalıymışsın. Sonra seni bıraktığı yerden de yana yüzerek kıyıya çıkmalıymışsın. Bu şekil bir şey.
Enişteniz konuyu çok merak etti. Bu kadar alengire alışık değil, Ege'nin siesta insanı neticede.
Gittik Ağva'ya. Manzara süper. O bölge komple Capri adası gibi. Denizin rengi çok müphem. Yani bulanık, böyle bulamaç gibi.
Fakat şimdi 'Karadeniz'e laf ediyor vay anam vay, gelin dostlar linç edelim' diyecekler diye biraz tribe girdim. Malum halkımız milli konularda hassas, bizler de korkak sidiklileriz, dedim başımıza iş gelmesin.
Öncelikle Karadeniz'e değil, zemine diyorum, bunu belirtmek isterim. Karadeniz yoksa ne kadar nefis bi yer. Orası kesin. Cennet Karadeniz.

Ben denize girmedim. Karadenizin güzelliklerini seyretmek için kıyıda kaldım. Deniz de zaten coğrafi olarak balçık gibi ama Karadeniz'le alakası yok durumun dediğim gibi; tamamen debi olayı.
Sonra enişteniz bir süre dalgaların arasında hıyar gibi şaşkın şaşkın kaldıktan sonra yanıma geldi ve 'Bu deniz, eskiden inşaatlarda kireç havuzları olurdu, onu boşalttıktan sonra içini suyla doldururlar, inşaat işçileri girer serinlerdi, bu deniz ona benziyor' dedi.
                                  
Fazla gülmedim çünkü yanımdan kumlarda koşarak giden terlikli bir kadın vardı, onun terliklerinin topuk bölümlerinden avuç avuç kum fırlıyor, herkesin ağzına giriyordu. Bu yüzden kurnazlık yapıp, ağzımı açmadan mh mh mh mh diye güldüm.
Evet heyecanlı tatil yazılarımız yaz boyu devam edebilir.
Bundan sonraki tatil yazımız sanırım Göztepe Parkı ile olacak zira insanlar çocuklarını mayoyla fıskiyelere sokuyor, bu Memo ile ikimizin çok hoşumuza gitti.
Ya ben ne aptalım, şimdiye kadar gitmediğim yılllık izinlerden neden para koparmadım. Hay Allah ya. Bak canım sıkıldı şimdi.
Çok şuursuzuz ya. yasal haklarımızı bilmeden hıyar gibi yaşıyoruz. Fakat işin kötüsü patronlar yasal haklarıyla ilgilenenleri hiç sevmez. Fazla yaşatmazlar yani.
Ne diyordum ben, haa, Ağva.
Ağva'dan hemen kaçtık. Bir kere orada arkadaşlarla yemek yemiştik ve çok fena boruyu döşemişlerdi.
Zaten altımızdaki jipten dolayı restoran sahibi adamlar, zenginler geldi diye ellerini ceplerine soktular (erekte oldular.)
Biz de Şile'ye gidip orada balıkçı teknelerine oturup balık malık yedik. Canımız sardalya istiyor dedik, servis yapan çocuk 'aldırayım size sardalya' dedi, masaları toparlayan diğer çocuksa 'Demin gittim, yoktu sardalya' dedi fakat suratında öyle meymenetsiz bir ifade vardı ki, masadaki beşimiz birden derhal palavra sıktığını anladık herifin.
Yalnız farkındaysanız, olayımız tatil yazısını aşmaya başlayıp psikoloji yazısı haline gelmeye başladı:
Adam belli ki ya büyük balıkla kayacak bize, ya da sardalya almaya üşendi, 'tamam o zaman biz gidip biraz balıklara bakalım' diye balıkçıya gidip sardalye alıp geldik. Psikoloji bilgimiz çok işimize yaradı.
Anadolu çocuğu yer mi bee.
O da bozum oldu hıyaraa.
(Acaba saygın gezi ve belgesel dergilerinden yazı teklifi gelir mi)

19 Temmuz 2013 Cuma

TATİL YAZISI ZART 2

Efendiiim, bir yazımızın daha başına geldiiik... Ne hoş. Bak daha dün anca sonuna gelmiştik, bugün yine başındayız. Çok hoş bir durum aslında. Fakat çoğu bunu görmezler. Onların kafalarına geyik boynuzu takacağız tövbe estağfrullah.
Haa, tövbe estafurullah dedim de aklıma geldi; Yunanistan'daki en büyük küfürlerden biri 'boynuzlu' anlamına gelen, sıkı durun, 'Kerata' sözcüğü. Yani bizdeki o sempatik laf aslında burada çok büyük küfür.
Bir de 'malaka' var. O da, çok büyük özür dileyerek, 31'den beyni sulanmış, ergenliğe yeni adım atmış, genç anlamına geliyor.
Bendeniz ecnebi kültürüne çok önem veriririm. Benim için bir dil bir insan, iki dil iki insan ve beş dil de beş insandır. Dünyada kaç dil varsa o kadar insan oluyorsunuz yani. Ha, bu kadar kalabalık iyi bir şey mi, evet, orası tartışılır. Ama mesela bizden bir tane daha olsa fena mı olur? (Politikacılar çok çocuk yaparak nüfusu artıracaklarına, mesela konuşulması yasak dillere ağırlık verseler daha çok ve az maliyetle insan olur kanaatindeyim.)
İşte bu yüzden, gittiğim coğrafyalarda en azından küfürleri öğrenmeye gayret ederim ki, benim de çorbada tuzum bulunsun.
Gelelim tatil yazımıza.
Bu amk'nun ipad'inde nasıl fotoğraf yüklenir, neden beceremiyorum gerçekten anlamıyorum. Şimdi isterseniz adım adım fotoğraf yüklemeye çalışalım. Hayır bunu başarabilsem vidoo da ekliycem çünkü. Bi saniye... (Saniyeler sonradan devam)
Olmadı..Google bişey indir dedi fakat indirmedi. Neyse ya, fotoğrafla mı doğduk annemizin karnından di mi ama. Fakat fotoğraf olmayınca da asabım bozuluyor. Yani tatil yazısı fotosuz, kumsal denizsiz olur mu. Şu anda yediğim için büyük pişmanlık duyduğum 'tiro pita'nın resmini göstermek istiyordum mesela sizlere. Fakat yarısının resmini.
Sizler de fark etmişsinizdir, canım aslında yazmak isteyerek başladım fakat foto yükleyemeyince canım sıkıldı ve şu anda yazı yazmaktan sıkıldım. Fakat bir işi sıkılarak yapmayı ve sonucunda da çevremdekileri kendimden nefret ettirmeyi çok severim. Elimde değil, seviyorum. Bu yüzden devam edeceğim.
Bu gürültü ne bee! Yav sevmiyorum ben böyle motor seslerini. Sevenler var. Yani motor gürültüsü olsun diye motosiklet alanlar var. Yok mu? Var. Bu ufak memleketlerin de mobileti bol oluyor anasını satayım. Gerçi hepsi aynı hesap; büyük ve canavar gibi motorlar (mesela kavazaki, mesela bemeve) çok gürültülü ama mobiletler de yanık yanık bağırıyor. Biri çok bağıran bir pop şarkıcısı, biri yanık yanık bağıran arabeks sanatçısı. Ben kültürün hiç bir çeşidine karşı değilim. Ben gürültüye karşıyım.
***
Öncelikle konsantrasyonumuzu sağlayalım ve akşam iftardan sonra gideceğimiz rebetiko gecesini yazmak üzere tırnaklarımızı keselim. Zira eski yazılarımızı okuyanlar, uzun toynakla yazı yazamadığımı iyi bilirler. Şu anda foto olsaydı işte sizlerin de görebileceğiniz gibi tırnaklarımın faraş gibi iki yana doğru açılarak uzadığını ve burnumu kaşırken (bakın kaşımak diyorum,) yanlışlıkla içini çizip acıdan gözlerimi yaşarttığını da fotoğrafsız olarak sözlerime eklemek isterim.
Rebetiko gecesinin fotoğraflarını umarım yarın sizlerle paylaşırım.
***
Gelelim tatil yazımızın çok çirkin bölümüne. Bugün ismini vermek istemediğim iğrenç bir insandan, denizde sıçınca tek parça çıktığını, bölemediğini öğrendim. ''Dayanamayaccak kadar kakan gelirse, işin püf noktası, rüzgarın karadan esiyor olmasıdır yoksa karaya doğru bir rüzgarda rezil olursun'' dedi. Onunla tatilden sonra bir daha görüşmeyi düşünmüyorum. Üstelik yavaş yavaş da bağlarımı zayıfflatmmaya başladım. Mesela alman hesabına geçtik, ki, bendeniz, 'bir sen öde, bir ben ödeyeyim' yöntemiyle içten içe ilişkileri zedelemeyi, ''hallederiz'' mantığıyla sinsi sinsi kazıklanmış hissederek gıcık kapmayı çok severim her Türk insanı gibi. Bir de mesela rezervasyon yaptırınca iptal etmeyi de hiç sevmem, yine pek çok Türk insanı gibi. Hatta ve hatta birisine benim adıma rezervasyon yaptırıp 'bu akşam geliyoruz' deyip sonra gitmemeyi ve onlar aradıktan sonra 'haa, ben de tam sizi arayacakktım (akşam olmuş) rezervasyonu benim için iptal eder misiniz, ya nolur kusura bakmayın çocuk trip yaptı (Türk kadını hep çocuğunu öne sürer)' demeyi de çok severim pek çok hemşerim gibi.
YY







18 Temmuz 2013 Perşembe

TATİL YAZISI

Şu anda ismini vermek istemediğim bir Yunan adasında, kafamızı dinliyoruz. İsmini vermiyor olma sebebim, şimdi buranın yavaş yavaş ağız yollarıyla yayılıp pahalı ve kalabalık hale gelmesi. Oysa biz buradan, özellikle de bu köyden ucuza bir ev kapatmanın derdindeyiz.
Sonunda ''inn'' yazan bir otelde, kahvaltı hariç 35 yuro ödeyerek bir daha nah kalırız çünkü burası Türk zenginler tarafından dolarsa. Allah muhafaza. Üstelik Demet Akalın cıstağı da cabası. Bu şelale sesini de babayı bulursun bir daha.
Üstelik dün bir kahvehanede kırık türkçeli bir herife de rastlamışız ki, dedesinin mübadele zamanı eşeği ölünce gömdüğü altınların yerini de söylemiş, artık zengin olmamız da an meselesi. Fakat zengin olup bu adadaki mutluluğumuzu kaçırmak istemiyoruz.
Temin de bahsettiğim gibi, kaldığımız odanın dibinden, 24 saat akan bir şelale dereciği geçiyor. Bütün gece o sesle uyuyorsunuz.
Belki aranızda deliler vardır, onlar iyi bilir, delileri su sesi ile iyileştirirlermiş.
Bergama'daki tarihi akıl hastanesinde her odanın dibinden su geçirildiğini ve tee milattan önceden beri delileri bu şekilde iyileştirdiklerini büyük Türk delileri veyahut kökenleri Mezopotamya'ya uzanan bu topraklarrın insanları, iyi biliyordurlar.
Ve dün o şelalenin suyuna, ayaklarımızı sokma gafletinde bulunduk.Çok üşüdük. Ama nası bi üşümek. Afedersiniz ya kutup arısı sokmuş ya da buz dağı dondurma olmuş gibiydi.
Ama bu, dondurmanın sadece görünen kısmıydı. Vanilyalı kısmı ise altta kalmıştı.
Tam karşımızda, Allah sizi bu yazıyı okuduğunuz için affetsin, ramazan günü kombinasyonu 9 liraya muhteşem bir et seti var. İftarda gelip yiyoruz ve şarraplara kesinlikle ellemiyoruz.
Çünkü ben ramazanda asla içki içmem.
Memleketimizin güzel bir inanç anlayışı vardır. Mesela ramazanda asla içki içmeyen kesimin yanında gazetede okumuştum, ramazanda tecavüz etmeyen sapıklar da varmış.
Ayrıca ufak mafya, belalı bir adam hakkında bir şey duymuştum, arkadaşın dayısıydı, tefecilik yapardı (bir gece kafasına tekk kurşun sıkmışlar) o, bütün bu belalı hayatında ibadet olarak, asla kurban etiyle rakı içmezmiş.
Her neyse sevgili blog dostu; şu anda ucuz otelimizin, dev çınar ağaçlarına ve duvar gibi yemyeşil dağlarına bakan balkonunda oturmuş bu tatil yazısını yazarken, su sesinin biraz başımı ağrıttığını farkettim. Şakaklarımdan biri tutmuş serum fizlyolojik dolduruyor gibi kulaklarıma. Aslında bu güzel bir Ebru Gündeş şarkısı olabilir:
''Tutun beni şakaklarımdan
Sıktın fizyolojik serumu,
Bir ağrı çöktü bağrıma
Aldın sen de benim ahımı''
Bu şekilde devam ettirilebilir. Yani devamını da yazarım da, şu anda konsantre olmam gerekiyor.
Aslında bu ipad'in kendi galerisinden fotoğraf nasıl yüklenir bi bilsem sizi foto manyak yapıcam ama öğrenmeye üşeniyorum. Dolayısıyla tam teşekküllü bir tatil yazısı olmadı  ama foto eklemeyi öğrenirem kendimi  geliştirebileceğime inanıyorom.

8 Temmuz 2013 Pazartesi

TIP DR'U AYÇA ŞEN'E SORULARINIZI SORUN


Yazın duyulan boşluk hissi, çok daha dolu yaşanıyor.
Bu  mevsimde, yaşadığın yazların sayılı olduğunu -yaşadığın tüm yılların çok fena sayılı olduğunu- her defasında daha daha yakından anlıyorsun.
Yazın görülen halsizlik hissi, işte bunun sonucudur.
Bunun dışında çeşitli barsak problemleri yaşanabilir.

Barsaklarımız, boşaltım sistemimizin en mühim bir kaç organımızın en uzunudur. Çok uzundur. O kadar uzundur ki, insanın bazen siniri bile bozulabilir. Yani o kadar uzun boru vücudumuzun içinde ve vücudumuzun içinde de bunca bok neden o kadar vakit kaybediyor, aman kaybediyor demişim, neden o kadar vakit geçiriyor diye insan paniğe bile kapılabilir. İstese kapılır yani. Neden, kapılamaz mı? Bence panik atak namerdi her an her saçma şey için paniğe kapılabilir.
Anne karnında bile panik ataktan dolayı erken doğumlar olduğuna inanıyorum.
Offff, şu anda evdeki ışık öyle bir güzelleşti ki, insanın bir an önce yaşlanıp camdan bakası geliyor. Ha, diyceksiniz ki, şimdi bakamaz mıyız.
Tabii ki bakarsınız fakat yaşlılıktaki gibi sabırla bakamazsınız. Bir iki dakikadan sonra götünüz kaşınmaya başlar. Yanlış anlamayın, soyut olarak terbiyesizlikten kaşınmaz. Gerçekten araya don girer mon girer, o şekilde ya da ne bileyim, camdan baktığınızı bir süre sorna unutup içeri gidebilirsinz. Fakat yaşlanınca o sandalyeden kalkmaya haliniz olmayacağı için mal gibi bütün gün camdan bakabilir, o güzelim ışığın giriş-gelişme-sonuç bölümlerini tamamıyla izleyebilirsiniz.
Her yaşın ayrı bir güzelliği var.
http://www.youtube.com/watch?v=lToSHc9qNB8
bu güzel türkçe sözlü hafif kadından aman kadın demişim, türkçe sözlü hafif müzikten sonra sizlerle bambaşka bir sağlık problemimizi anlatacağım.
Fakat içime biraz hüzün doldu. Bu sanırım gaz da olabilir.
Çünkü çok özür dileyerek, bazen kalbimde mesela bazı hisler oluyor, bunu sanatsal ilhamlar sanıyorum, bazı bunaltılar geliyor, camdan bakıyorum, bir iki martı havalanıyor damdan, iki kedi çöp tenekesine zıplıyor, mongol çocuğunu gezdiren garip bahtlı kadın sokakta yürüyor gülümseyerek, içim coşkuyla doldu sanıp tam üretim aşamasına geçeceğimi sanıyorum, o da nesi, zart diye geyiriyorum. Yemin ederim geyiriyorum. Terbiyesizlik etmeyin. Henüz ükemiz bir kadın tarafından osurulmaya hazır değil. Hele ki hanımefendi bir hanımefendi tarafından henüz atmosferimizin metan gazına şeysi yok. Buyüzden bu sanatsal kaygularımızn geyirik gazından kaynakladığını üzülerek belirtmek isterim.
Sağlık köşemiz acı gerçeklerle devam edecek.

3 Temmuz 2013 Çarşamba

MALTA DA SİCİLYA DOSTUM VAR, ÇALKALA YAVRUM ÇALKALA


Bin tane şifre ile dolu kafamın içi. Üstelik bu şifrelerin hepsini de her seferinde unutuyorum. Mesela cimal için ayrı, yahu için ayrı, telefon için ayrı, kredi kartı için ayrı, atm kartı için ayrı, internet bankacılığı için ayrı. Oof bee!
Ama mesela benim 4-5 tane ayrı şifrem var, onların biri mutlaka tutuyor, sabırla deniyorum yani.
Her neyse, Da Vinci şifresi değil neticede, fazla vaktinizi almayacağım.
İşte bütün bu şifre kalabalığından, şifrelerin içindeki kargacık burgacık değerler zırvalığından kafayı sıyırmmak ve bir süreliğine gerçeklerden kaçmak, daha doğrusu gerçek kıldığımız saçmalıklardan uzaklaşmak için (yazının tam burasında havanın rengi bir anda döndü. Hafiften karardı gibi oldu ve benim de içime sevinç doldu. Ne bileyim, hava kararıyor gibi olunca çok mutlu oluyorum. Sanki birlikte ölecekmişiz gibi geliyor, tem başıma ölmeyecekmişim gibi oluyor.)
Ayrıca yazının tam burasında ikide bir yukarı sütunda aptal bir yazı "Uyarıyı yok say" deyip duruyor. O zaman neden uyarıyon gerizekalı teknoloji.
Biz kafa dinlemek için işte, erken rezervasyon ile önce Malta'ya (gidiş-dönüş 99 yuro) gidip, oradan da sicilya'ya geçtik.
Bendeniz yapı itibarıyle eğlenmekten, dinlenmekten, mutlu olmaktan son derece kaçınan bir insanımdır. Dolayısıyla "Hiç de güzel diilmiş" diyen iç sesimi de yanıma katarak, bir daha belki de gitmeyecek olduğum bu diyarları, eniştenizin götümüze motor takmış gibi koşturmacalı gezi anlayışıyla, oflaya puflaya gezdim.
Ama ben çocukken de böyleydim. Etrafıdakilere hayatı zindan etmeyi çok severdim. Mesela ben çocukken Tamek meyve sularından vişneliden başka meyve suyu sevmezdim, bir de normal kola severdim fakat aile ile şehirler arası gezmeye çıkınca Tamek meyve suyu olmazdı da mesela Zeynel meyve suyu olurdu. Bir de RC kola belası vardı bu yöresel yerlerde. (Okunuşu 'Ar Si kola')
Ben bunları görünce sinirden deliye dönerdim. Kapris üstüne kapris yapardım, kapris üstüne kapris yapardım ve en sonunda annem çileden çıkar ve saçlarını yolmaya başlardı. Bense üzerimdeki bet enerjiyi aile bireylerime aktarınca rahat ederdim.
ve işte bu karakter yapımın büyümüş haliyle Malta ve Sicilya'da neler yaptığımı merak ediyorsanız, siz de adam değilmişsiniz.
Fakat şu anda olmasa bile hiç değilse önümüzdeki günlerde bu gezi izlenimlerini yazacağımızın sinyallerini verelim.
Bundan sonraki yazılarımızı fotoğraflarla devam ettireceğimi de sözlerime eklemek istiyorum.
Sişiilya (Sicilyalılar ç diyemiyor, ş diyor. Mesela vicino (yakın) viçiino diye okunuyor fakat onlar vişiino diyor. Bir de çok ayılar ya. Yani yanlarında ben bile prenses diyana kaçtım. (Beni arkadaş olarak tanıyanlar bilir)
Ama buna da daha sonra değineceğim.


28 Mayıs 2013 Salı

İYİ BİR UYKU ÇEKMEK İÇÜN


Gece yarısı uyanmanın ne demek olduğunu sadece uykusu kaçanlar bilir. Gece uyanırsınız ve saçma sapan şeylere takılırsınız.
Ben de bazı geceler uyanır ve çok acaip şeyleri kendime dert ederim.
Mesela karşıdan karşıya geçerken ya ayağım takılıp düşersem, ay sakın bir daha oradan kaşıya geçmemeliyim, kendime ya anlatamayıp da sabah her şey yoluna girdi diye yine o tehlikeli yolda kaşıya geçersem diye. Bunlar karşıdan karşıya geçmeli evhamlardır.
Bunun dışında zehirlenme konseptli evhamlarım, boğulma temalı korkularım ve elbette o hayvanoğlu hayvana neden ağzının payını layıkiyle veremedim konulu öfkelerim gecenin köründe üzerime hücum ederler.
Bunun dışında kendi üretimim "Ya astrolog olsaydım/olursam" isimli deneysel bir evhama da sahibim.
Çünkü bu astroloji konusunda tam orta yerde duruyorum.
Nasıl mı, na şöyle:
Bendeniz mesela iki sene öncesine kadar durduk yere burcunu soranlara gerzek gözüyle bakardım. Astroloji sitelerini okur eder, hatta bir tanesine dört aylık 27 tl bile öder fakat yine de astroloji sevene pek matah gözle bakmazdım.
Şimdilerde artık soranlara kötü gözle bakmıyorum nedense.
Hatta ben de biraz konu ile ilgili konuşuyorum.. Mesela dün birine burcunu ve yükselenini sordum.
Çok az anlıyorum. 
Ama ben mesela iyi ki astrolog olmamışım diye de seviniyorum. Çünkü eğer astrolog olsaydım mesela dün sabah neye elimi atsam bir şey oluyor, herkesle kavga ediyorum, internetler çekmiyor, kopukluk oluyor, bir sayfa açarken "loading..." yazısı soluk renkli ekranda mausumu etkisiz hale getirip beni beklettiriyor. Ben de bunlar olunca dün sabah sinirle "dinini sktiğiminin merkürü geri mi çekiliyor ağuna katem" diye bağırırken yakaladım kendimi.
Sonra gece yarısı uyandım ve ay dedim, ya astrolog olursam!
Sonra ama sabah oldu ve bu korkum geçti. Dolayısıyla geceleri duyduğum korkular çok anlamsızmış. kalkıp bana süpangle yedirmek içinmiş fakat ben kalkmadım. 
Bir de, uyanmadığın geceler kan uykundan çişin gelerek uyanıp da uykun kaçmasın, o caanım uykuna devam edesin diye kalkmaya üşenip de uyumaya devam etme çabası da uykunu kaçırabilir, bunlara karşı yatmadan fazla su ve çay içmemek gerek.
Ya çok çay içersem diye bir evhama kapılıp da bir sonraki geceyi uyanık geçirmemek için, haydi dostlar yorucu bir güne merhaba diyelim. Hatta daş daşıyalım ki gece uyanacak dermanımız olmasın.

22 Mayıs 2013 Çarşamba

ŞİİR SAATİ


Ay bu meşguliyet de nedir böyle
Kafayı kaşıyacak vakit bulamamak da nesi...
Gören de milyoner sanır.
Oysa ben yüzerim.
Atam orda birine benzemiş ama çıkaramıyorum.
Haa, tamam yaa, bizim oğlanın Zeynel diye bi sınıf arkadaşı var, ona benziyoo.
Ama çok iyi çocuk valla, çok efendi bi çocuk.
Geçen Memo'yla kavga gibi bişey etmişler galiba
Yakıştıramadım dedim Memo'ya,
İyi geçin insanlarla
Uff çok sıkıcısın dedi bana
Yüz lira güzel para.
Yokluğu yara.

15 Mayıs 2013 Çarşamba

SEVMEK SEVMEK, SONUNA KADAR SEVMEK


Bence bir çeşit sevgi vardır, o da hayvan ve bitki sevgisidir. Demek ki iki mi etti? Fark etmez, benim için kaç tane olduğu değil, kaç çeşit olduğu önemli zaten.
Bu biraz uzun bi konu bu yüzden lütfen vaktiniz varsa okumaya başlayın. Ha, vaktiniz yoksa benim de boş yere vaktimi almayın, allah aşkına tadımı kaçırmayın. 

Neden iki çeşit sevgi vardır?

Çünkü hayvan sevgisi tamamen ihtiyaçtandır. 
Bakınız sevgili internet bağımlısı; insan sevgisiz yaşayamayacak, yaşarsa da büyük geyik duruma düşecek bir varlıktır. Sürekli romanlara, filmlere konu olup kendini maymuna çevirebilecek, sevgiyi bulma hikayeleriyle insan içine çıkamayacak, eşşek muhabbetine maruz kalacak bir varlıktır.
İyisi mi birbirimizi sevelim. İhtiyaçtan sevelim. Bunun için de hayvanlarla pratik yapalım.
Hemen konuya giriyorum. Ay inşallah uğur dündar burayı basmaz, sıhhi olmayan yazılar yazılıyor diye. Gerçi Uğur Dündar mı kaldı yaa. (O da ne solayum yaptı be. Ya kafama takıldı acaba solaryum değil de bronzlaştırıcı pat mıydı. Neyse ne. Bizi ilgilendiren onun sanatıydı. Konuyu yeterince dağıttık hınzır okur, dilerseniz devam edelim...)

1) İçimdeki Kedi: 

Bendeniz onlarla bol bol bakışırım. Gözlerinin içindeki dikine çizgiler biraz timsah gibidir, bu sizi şaşırtmasın. Bir süre bakıştıktan sonra (bunun için ilk şart aşırı tembel bir kedi bulup muşmula gibi sıkılmadan size bakmasını sağlayabilmektir,) o yılan bakışların ardındaki sizi görebileceksiniz. 
Burası çok enteresan. Yani orası çok enteresan. Sonradan o kediyi daha çok seveceksiniz, ta ki size işi düşene dek. 
Bir sabah sizi miyavlayarak uyandırdığında ya da kakası kokup da temizlerken canınıza tak ettiğinde aslında onu sevmediğinizi fark edeceksiniz. Ama bu da sizi korkutmasın, sevgi ruhunuzun fiziksel ihtiyacı olduğu için bir süre sonra normale dönersiniz, sakın vicdan yapmayın.
Bir sabah bizim kedi (Sütlü) ince ve hafif sesiyle (yine) yatağın yanına gelmiş karın ağrısı gibi hafif hafif ve ince ince ince miyavlıyor. Bağırmıyor, hafiften alıyor, yani eser miktarda sesleniyor fakat çok sinir bozucu. Pşt pştladım, bir iki adım atıp geri geldi, miyavlamaya devam etti. 
(Tabağında mama olmasına rağmen sabahın beşinde sıkıntıdan muhabbete çağırıyor aslında pezevengin kedisi.) 
O an kendimi bu hayvanın sık sık bunu yaptığını, en yakın zamanda su püskürtücü çiçek sulama şeylerinden alıp başucuma koymayı, her geldiğinde de ona sıkmayı planlarken yakaladım kendimi. 
Ha, diyeceksiniz ki gerçek sevgide bu yoktur. 
Vardır.
Amma da yoktur, peki bu nedir? 
Siz bunu düşünürken ikinci şıkkımıza geçelim:

2) Çiçek Sevgisi:

Öncelikle bendeniz yaşandıkça çiçekleri sevmeye başladım, bunu belirteyim.
Annem ve anneannem sürekli tüylü yapraklı kalın kalın menekşeleri cam kenarlarına koyup beş saat bunlardan bahsederler ve her gittikleri evden bir dal menekşe alıp çay bardağına koyarlardı ve ben de sinir olurdum ne gereksiz hareketler bunlar diye fakat anaa, bir de bakmayayım mı yaşlandıkça ben de çiçek hastası oluyorum!
Fakat çiçek sevgimi ben manita ile doyuruyorum. Yani ben mesela hayatta gidip de bir bardak su koyamam o çiçeklere. Bizim manita gidiyor toprak alıyor, saksılar alıyor, onları değiştiriyor, kafasının bir köşesi sürekli bunlara çalışıyor. 
Ben onun çiçek sevgisinden çok feci faydalanıyorum. Mesela salondaki koltuğun sırt dayama yerlerini ayağımla yatay duruma getirip, ayaklarımı bu yastıklara koyup onun balkondaki çalışmasına yattığım yerden ara ara göz atıyorum. Bir yandan da ayaklaım sırt dayama yastıklarında olduğundan kan akışım da hafif ve tatlı bir karıncalanma meydana getiriyor ve hayattan aldığım zevk maksimuma çıkıyor.
O balkonda hummalı ve yorucu çiçek sevgisinin uygulamalı çalışmasına devam ederken ben de uyukladığım üçlü kanapeden ara ara gözlerimi azıcık aralayıp onun yerinde olmadığıma şükredip uyuklamaya devam ediyorum.
Ben çiçek sevgimi bi başkası vasıtasıyla yerine getiriyorum ve hiç zahmetsiz bu bana büyük bir haz veriyor. Bu da beni hayata daha çok bağlıyor, hem etrafımda renk oluyor, hem de o bölümlerde evde tatlı bir huzur kol geziyor. Çünkü ben mesela çay içmeyi sevmediğim için (dudak derilerim soyuluyor sıcak şeyler içerken) milletin çay şıngırtısıyla aldığı huzuru ben de bu tip numaralarla alıyorum.

3) Martı sevgisi:

Haa, bu da bak mesela önemli sevgilerdendir fakat bize ayrılan vaktin sonuna geldik. Siz de lütfen bu arada boş durmayın biraz hayvanları ve en azından apatmanların bahçelerindeki çiçeklere bir göz atın.
Mutlu yarınlar dilerim. 
(Martıları da incelemenizi rica ediyoum bir süre, soru sorucam. Fakat unuta da bilirim, tatsızlık olmasın.) 

13 Mayıs 2013 Pazartesi

LİNÇ TOPLUMU

Bu sabah enişteniz mutfakta kahve yaparken (bizde kim önce uyanırsa kahveleri o yapar) içeri aniden girdiğimde, kendi kendine gülerken buldum.
"Neden gülüyosun, yoksa başka bi kadın mı var, ya o ya ben" dedim.
Meğer bir türk sanat müziği şakısı var, ona gülüyormuş. Şarkı şöyleymiş:
"Hatırla ey peri, o mesut geceyi,
Dalların altında verdiğin buseyi"
Buraya kadar her şey ne kadar da romantik değil mi dedi.
Sonra "Bak şimdi" deyip şarkının sözlerini devam ettirdi:
"Beni mecnun ettin (bak bak burada nasıl çirkefleşmeye başlıyor, dedi)
Sen de olasın.
Aşkımı inkar edersen, allahtan bulasın"
diyerek tehditle bitiriyor. Nasıl nazik başladı, ayı gibi bitirdi lafı. Sonunda kafa çakmış bile olabilir, diyerek kendi kendine gülmeye devam etti.
Canım sıkıldı. Çünkü adam haklı. İkiyüzlü bir şarkı. İyi başlıyor, hevesi kaçınca pisliğe bağlıyor.
Ben özellikle ikili ilişkilerde karşıdaki tarafın haklı çıkmasını hiç sevmem.
Neden sevmem.
Çünkü daha sonra bana karşı koz olarak kullanabilir de ondan. Yoksa neden sevmeyeyim ki. Neticede karşıdaki de insan. Ara sıra onun da kendini haklı hissetmeye hakkı var.
 Arkadaşlar, bu yazıyı okuyanlar şu anda memleketimizdeki çok hassas dönemde içli yazılar yazmam gerektiğini düşünüyor olabilir fakat ben öyle düşünmüyorum. Bu tip yazılar sadece bana yarayacaktır, bizim duruşumuz belli, bu politik duruş hiç bir işe yaramaz.
Ayrıca bir de fark ettim ki, herkes kulaktan dolma bilgilerle birbirine artislik yapıp duruyor. Asıl önemli olan, şu anda ne idüğü belirsiz dönemde herkesin olduğu gibi olmasının, insanların kafasına göre kimsenin özgürlüğüne halel vermeden takılabilmesinin desteklenmesi.
Benim düşüncem bu.
Kimse kimseye terbiyesizlik yapmasın, allahtan bulasın.
Şarkı her şeyi söylüyor.
Bakınız, dün gece rüyamda osmanlı döneminde saraya gelin giden anneannesinin padişahın tecavüzü ile intihar ettiği bir kız, bir panelde bu olayı aniden itiraf edip ağlıyor, ben de bunu bu kadar ciddiye aldığını bilmediğim için biraz dalga geçerek samimiyet gösteriyordum.

Dalga geçtiğim için çok feci şekilde az kalsın paneldeki insanlar tarafından linç ediliyordum. Bence bu paneldeki insanlar sizdiniz.
Bu beni rüyamda çok korkuttu.
Zaten linç edilmesem bile linç edilmekten genel olarak korkuyorum.
Şimdi bendenizin son zamanlarda apolitik olma taraftarı olma sebebi de bu; bizde fikir özgürlüğü olmadığı, kendi düşüncesinde olmayanı barbarlaştırıp ötekileştirdiğimiz için (bu ötekileştirme lafının da modası geçmeden önce çok havalıydı,) linçe çok yakın bir toplumuz.
En ufak bir dil sürçmesi, düşünce şeysi, göz seyirmesiyle kolaylıkla katrana ve tüye bulayabiliyoruz. Sonra da acıyıp tekrar göklere çıkarmaya çalışıuyoruz fakat bir kez mundar olmuş oluyor, tadımız kaçıyor, istemeye istemeye onu gömüyoruz. İki gün suçlu hissedip adına bir anıt dikiyoruz, olup bitiyor.
Yani biz elimizden geldiğince kaşımızdakini hemen linç ediveriyoruz. Çok ayıp.
Neyse çok da önemli değil. Yani neticede zaten datça'ya yerleşmek istiyouz, bir tık daha paramızı biriktirip zktir olup gideriz.
Ben sesli düşünüyorum. Yani diyelim ki gerçekten o panelde anneannesi padişah tarafından tecavüze uğramış bir torun ağlaya ağlaya anneannesinin padişahın tecavüzüne uğradığını söylese ve ben de dalga geçerek abi yeaa desem ve linç edilsem, hemen kaçarım.
Çok hızlı koşarım fakat.


10 Mayıs 2013 Cuma

BİR İNGİLİZCE, BİR FRANSIZCA VE BİR DE LAZCA HABERLER

Şu an TRT3'te şopen'in piyona şeysi var. Ailecek kafamız çok fena şişti.
Sabah sabah çocuk entel olsun, evdeki bitkiler serpilsin, inekler iyi süt versin diye açtık ama bi kere piyanonun forte olduğu yerlerde velev ki sevdik, radyo bir yere denk gelip öyle feci cızırtı yapıyor ki canımız çok sıkılıyor.
Evde kimsenin kimseye tahammülü kalmadı. Sırf kalkıp radyoyu kapatmaya üşendiğimiz için o şopen deyyusunun da gerçi suçu yok ama cızırtılı radyo vericisini çekmek zorundayız.
Demin enteresan bir şey oldu; koltukta gerneşirken kolumu arkaya doğru bir uzattım HIAAA diye bağırarak, bir anda radyonun cızırtısı geçti. Sonra eski halime dönünce tekrar cızırdamaya başladı. Kolumu yine arkaya dimdik uzattığımda tekrar cızırtı geçti.
Haa, o zaman anladım ki bu radyo beni anten yerine koyuyor.
Yani bu radyo beni adam yerine koymuyor, anten yerine koyuyor.
Eşşooleşşekler, yıllarımı verdiğim hayvana bak sen hele, sen kimsin de beni anten yerine koyuyosun lan! Lümpen pezevang.
Adam ol adam.
Aslında daha kötü şeyler de söylerdim de, düşünün ne kadar terbiyesizim, internet ortamında bile terbiyesiz kaçabiliyor "içimdeki kelimeler."
Ani ruh dönüşümşerine sahip bir insan olduğum için şu anda kendimi bir anda şair ruhlu hissetttim.
Hayata hisli gözlerle bakıyorum şu an.
Şopen gaza geldi, abanıyor tuşlara. Tuşlar da hassas tuşlar, ivmeyi güzel alıyor.
Spiker programı kapatırken şunu dedi: "Güneşin hayatınızı, müziğin de ruhunuzu aydınlattığı güzel bir hafta sonu diliyoruz" dedi.
Memo dedi ki" anne, dedi, sen beni hani 3 yaşından 8 yaşıma kadar TRT3'teki klasik müzikle uyutuyordun ya, dedi (evet bu doğru, tam yattığı zamanlarda radyoyu hafifçe açıp odadan çıkardım) işte sen odadan çıktıktan hemen sonra müzik biter ve haberler başlardı, almanca, ingilizce ve fransızca haberler tam yarım saat sürerdi" dedi.
Çok fena oldum.



7 Mayıs 2013 Salı

KEDİ ve NAH

Eskiden kedileri bu kadar sevmezdim. Bu sene kafayı yemiş gibi kedi seviyorum.
Bişey söyliyim mi, çok işe yarıyor onları sevmek.
Efendim bendeniz kan şekerim düşünce yani halk arasındaki adıyla karnım aç olunca ayı gibi bir yapıya sahip oluyorum. Aşırı sinirli ve terbiyesiz bir hale gelebiliyorum. İsa'nın son yemeği gibi bir yemek anlayışıyla bütün gemileri yıkabilecek duruma geliyor ve insan ilişkilerimi çok zedeleyebiliyorum (gerçi İsa'nın son yemeğinden sona gemileri yakan ne İsa ne de havarilerdi, bizzat Allah'ın ta kendisiydi ya, hadi neyse...)
Fakat mesela bu esnada bir kedi çıkarsa karşıma bir anda kedinin üzerine çullanıp onu yermişçesine kafasını okşayarak seviyor, bütün sinirim geçince de insanları tekrar sevmeye başlıyorum.
Bütün sinirimi kediden alır gibi kedinin kafasını önden arkaya, rahmetli Adnan Menderes'in (bir an Adnan Mersedes yazdım sandım) saçları gibi briyantinli bir hale gelinceye kadar severken kedinin gözleri çekik çekik oluyor. Azıcık sersemliyor bu kadar sevilince ama benim sinirim de geçmiş oluyor.
Bu yüzden kedileri sevmek benim için olmasa bile çevremdekiler için çok önemli.
Gelelim bizim kedi Sütlü'ye...
Bizim Sütlü'yü sadece görmek bile bana yetiyor. Derhal sinirim geçiveriyor. Ya gözlerindeki o hipnotize eden tembellikten ya da uçuk beyazlığının ruhumun tavşan tüyüyle tozlarını alıyor oluşundan, çok süper bir insan oluveriyorum. Param olsa dört özel okul, iki özel camii, yedi adet de halı saha yapabilecek kadar iyi bir hale gelebiliyorum. Ama mantığımı da kaybetmiyorum sizin de anladığınız gibi.
Her neyse, çocuklarımıza hayvan sevgisi aşılayalım. Çünkü insan sevgisi hayvan sevgisiyle başlıyor.
Bem mesela, karnım acıktığında kedi sevemeseydim, insanları nah severdim.


5 Mayıs 2013 Pazar

BİR PAZAR GÜNÜ HAYATTAN BİR KAÇ KESİTCİK

1
Şok markete gittiğimde karşılaştım bu sabah.
Sanki migros'a gitmek ister gibi bir hali vardı. Aradığı peyniri bulamamıştı besbelli.
Doğruluk peyniri mesela şok'ta yok, migros'ta var. Ama şok'ta da güzel peynirler var, mesela taciroğlu. Çünkü doğruluk peynirinin bir paketi yirmi lira mı yirmi iki lira mı, uçuk bi fiyat. Zart diye de bitebiliyor, bu yüzden bu bayan bence gereksiz yere üzüyordu kendini, ki, migros'a değil de şok'a geldiği için üzülüyorsa.
Kaldı ki, bim'e gidenler ne yapsın, orada mesela dost peynirlerinden başka peynir yok diye biliyorum. bir de tahsildaoğlu var galiba ama onu gördüğümde o korkunç cingılı çınlıyor kulaklarımda bu yüzden gördüğümde gözlerimi kısıp öyle geçiyorum o reyondan.
                                                                                 2
Bu güzelim pazar sabahı mutsuz insanların sayısı epey çoktu. Bu mutsuzluğu yaratanlardan biri de biraz bizdik gerçi. Karşı apatman kentsel büzüşüm kapsamında yıkılıyor. Zaten her yer korkunç yıkılıyo. Yerine kirasını ödeyemeyeceğimiz yeni apartumanlar yapılıyor. Her neyse; bu sabah bizim manita pavarottiyi açmış sonuna kadar, sonra da iç odaya kaçmış gürültüden. Salona gidemiyoruz sesi kısmaya, herif öyle bağırıyor. Balkon kapısı da açık olduğundan bu yıkılacak apartmanın kapıcısı aynen şu şekilde üzülüyordu. Hem sesler çok anırıyordu (allah Pavarottinin ruhunu şad eylesin) hem de sevgili kaşı apartmanın kapıcısı Metin efendi yılların anılarını aklında tutmaya çalışıyordu. Yüzündeki mutsuzluk bundandı.
                                                                                     3
Ama kimilerine de gülüyor hayat. Her ne koşulda olursa olsun bronzlaşmayı varoluş amacı olarak almış bir hanım kızımız bu güzel pazar gününde plaj havlusunu almış, şortu ayağında, omuzundan bikinisinin ipi sarkarak sahile doğru yürüyodu. Ülen dedim, Mirkelam haklıymış, kimine de düşeş geliyor hayat. Çünkü ille de para gerekmiyor, her yerde bronzlaşmak istemek bence büyük şans. Bunun için yüksek bir yaşam enerjisi icap ediyor. Mesela peynirinden hoşnut olmayan marketteki kadın gibi takıntıları yoktu bikinili kızın ne de apartmanı yıkılınca anılarını nereye sokacağının endişesi. takılıyordu işte. 
Ben de yani iki kel çizim yapıcam diye iyice saçmalamaya başladım ya neyse.







4 Mayıs 2013 Cumartesi

ÇİZ DENEME ÇİZ ÇİZ


sıradan bir gün. çok trafikli haftasonu sokağından eve kendimi dar attım ve en sevdiğim program olan paint'te resim denemesi yapıp bagaaym bloga katınca (çay katem mi) ne oluyor dedim.
Bu şekilde oluyor demek ki.
ilk resimdeki de, alttaki de spor salonunda gördüğüm iki kıl tip.
bakarsın biraz çizim de yaparım.
hoşuma gitti. e tabii mavsla anca bu kadar çiziliyor.

ay ne güzel, renkler de çok güzel çıkıyor. tamam abi yeaa ben biraz burdan insan izlenimleri de yapayım çizimli mizimli.
valla hayat bana hayat ha. ama bayat ha.

3 Mayıs 2013 Cuma

YAZ GELDİ ÇOK MUTLUYUM!

Durun teybe şunu koyayım da yazıma öyle başlayayım:
http://www.youtube.com/watch?v=bsoiupLME-w
Hah, müziğimizi de koyduk, ayaklarımızı dötümüzün altına alıp yazımızı yazmaya başlayabiliriz.

Demin bir arkadaşımı aradım, yurt dışından çalıyor gibi geldi telefonun düdüğü, panikle kapattım. Çünkü niye panikle kapattım, çünkü turksel ağzıma öyle bi sıçar ki, o yüzden kapattım. Ben arayınca sanıyorum çünkü yarı yaıya aaaaa bi dakka yaaa, ordan aradıklarında döte giriyorduuu tamam yaa, hay allah boşuna kapattım. Eyvah! Şimdi o beni ararsa bana giricek. Ama yoo, hahhah, gayet basit, açmam olur biter.
Fakat, ya turksel ben açmadığım halde düdük sesi parası alırsa?
Ya canım sıkıldı bak şimdi. Hay allah bütün tadım kaçtı ya.
Yaşamak çok zor.
Bak ya, gördün mü, tam dedim cuma günü akşam üstü gidelim bir yerde bira içelim, gün batımında dandik bir yerde şaapalım huzur bulalım, şu başıma gelenlere bak.
Arkadaş da edinmiyeceksin bu devirde. Ya da edineceksen de yurt dışına çıkamayacaklardan edineceksin.
Bugün cuma. Çok güzel bir akşam üstü. Bu kış da geçti.
Geçen kışa oranla daha az yorucu oldu benim için. Geçen sene çok yorucuydu. Kurumları troller basmış. diyim ben size kısaca. Allaha çok şükür şu an kafam çok rahat.
Sevgili okur, biz birazdan evden çıkıcaz, bizim manitanın çok çok eski bir arkadaşının haydarpaşada bir oteli var, ama nassı eski nassı eski ve nasssı mannnyyyyak bir manzarası var, orada köhnemiş çok ağır ferforje bahçe mobilyalarında kız kulesini seyrederek ve güllerin arasından ve etrafımızdaki herkesin turizz olduğu bir yerde buz gibi bira içicez, cipis yiyicez, belki köfte patates de yeriz ayıptır söylemesi.
Ay çok mutluyum sevgili şeyler, çok.
YAz geldi.
Şunun şurasında 40 tane yaz devirdim, sayılı yazı iyi değerlendirmek gerek.
Kafayı bürüterek mutsuzluklara, bu hayat çok kötü seyir halinde gider.
yazları çok seviyorum.
Yazları çok seviyorum.
Arkadaş arıyor, şşşş... Açmıycam.

1 Mayıs 2013 Çarşamba

ÇOK TATLILARSA KUZULARI NEDEN YİYORUZ

Kendini yormak istemeyen herkese, bir ilkbahar gününden merhabalar!

Efendim, bendeniz kuzuları çok severim. Bugün bunu burada sizlerle paylaşıyor olmanın haklı yanaklarını sıkmakla kalmıyor, bir ufak anımı daha sizlerle paylaşıyor olmanın yorgunluğunu daha şimdiden yaşıyorum. Ama canınız sağolsun, helali hoş olsun; neticede siz de senelerce geyiklerimi dinlediniz, zevzek esprilerime güldünüz, ki, çoğu zaman "ha bunda gülünecek ne var allaanaşkına" diye düşünmeme rağmen.
Yetişkinlik çağına yaklaşan neredeyse herkesin duymaya başladığı şeylerden biri de "kelimelerin anlamlarını bilmeden konuşuyoruz, gerçekten dinlemiyoruz, anı yaşamıyoruz, zart zurt" gibi şeylerdir.
Şimdi şunu düşünüyorum dünden beri; bazen kelimeleri gerçek anlamlarını düşünmeden yaşamak daha iyi olabilir. Mesela kasaba giriyosun, adam sana diyo ki "abla (diyor,) süt kuzusu geldi, pirzola veriym mi" diyor. Bendeniz süt kuzusu lafını duyunca çok kötü oluyorum. Adama küfür edip oradan çıkasım geliyor.
De ki "abla, de, çok iyi pirzolam var, ister misin" de. Bak şimdi, ben mesela et yemeyi çok seviyorum çünkü daha önceki yazılarımızı takip edenler (aşağılar gidince bu yazılara erişilebiliyor) baba tarafından erzincanlı olduğum için et görünce elim ayağım titremeye başlıyor. Benim genlerimde et yemek var. Ama anne tarafından da hayvan sevgisi geçmiş aynı genlere, e böyle olunca ne oluyor, adam süt kuzusu var derken o kelimeyi duymamak için adamın sözünün üstüne "lallallalala" diyerek şarkı söylüyorum ki duymayayım. Adam şarkı söylerken duymadım sanıp tekrar ediyor, "daha annesinin memesinden kopmamış bir yavru geldi" diyecek gibi oluyor orross.. tövbe estağfurullah, ben bu kez o kasapta bunlunduğum için şarkımın şiddetini arttırarak lallallalallaaaa diye sesimi yükseltiyorum, o tekrar etmek için daha çok bağırıyo, ben de şarkımı yükseltiyorum, bu böylece sürüp gidiyor.
Hay bok yiyesiceler. Et boklanacaksan da iki kart et boklan, hayvanı annesinin memesinden süüye sürüye ya tövbe ya.
Neyse sizi de üzdüm şu güzel günde.
Efendim bir diğer anımıza gelecek olursak; boklanmak dedim de aklıma geldi.
Bizim sülalede ismini vermek istediğim ama sonra arıza çıkar diye veremediğim bir takım aile kolları var. Bu aile kollarından birinin oğlu böyle nasıl desem, herkes işinde gücündeyken ta yetmişli yıllarda gitar çalmaya özenmiş, saçlarını uzatmış, efendime söyleyeyim, karı kızın peşinde aşk adı altında melül melül dolaşmış, sürekli şiirsel geyikler yapan, benim çok sıkıldığım biridir.
Bunlar azıcık varlıklı ve aşırı da cimri bir aile olduklarından, ellerindeki beş erkek çocuğun beşini de iş yaptıkları adamların kızlarıyla evlendimek istemişler, bu temennülerine ancak iki tanecik oğullarında vakıf olabilmişlerdi.
Bu gitar çalmayı seven şiirsel yaşamak isteyen oğulları derken bir gün feci kenar mahalle kızı olan ve günde beş herifle al takke ver külah takılan (hem de bekaret kemeri takıldığı yıllarda) bir kızla evlendi.
Bunlar ana kız çok korkunç yaradılışlı ve aşırı yoksul bir yerden geliyordu. Zavallım, bu tip kızcağızlar da aslında erkeklerle düşüp kalkmasını annesine bakmak için gerçekleştirirler, ki, sonradan zengin olan bütün o tv'de gördüğümüz alaturka kadıncağızların neredeyse hepsi aslında seksten zevk almayıp annelerine iyi bir hayat yaşatmak için öyle mafya metresi olurlar, filan. Yani tamamen iyi evlatlıktan.

Neyse, bu kızcağız da azıcık varlıklıca bu herifle nikahı kıyıverdi. E tabii kıyınca soluğu çocukluktan beri annesiyle önünden geçerken parasızlıktan, pastalara atmak istediği dilleri pastayı kapabilmek için sahibine dil işareti çektiği o pastanelerde aldı. Evini pasta börekle doldurdu. Derken bir gün annesiyle telefonda şu şekilde konuşurken duymuş birileri:
Anaa, gel pasta bohlanak, çay bohlanak."
Ben çok üzüldüm bunu duyunca. Önce güldük tabii. Fakat aslında sonra üzüldük. Çünkü yazık ya, boğazından geçmemiş, annesi de yesin istemiş. Ay yazık yaa.
Ülkemiz dolu bu tip durumlarla. Bir tek bizim ülkemiz değil, mesela Ukrayna da kaynıyor.
Efendim, bir sonraki yazımızda Ukrayna'dan bi kadınla tanışıp onu ülkemize getiren, para vermeyip ufak tefek hediyeler alan, bir iki yemek ve ambiyans ısmarlayaıp kadına aşık olan bir adamın hikayesini anlatacağım.Ne oldu, heyecenlandınız bakıyorum.
Hepinizin ipliğini pazara çıkarıcam ulan. 

27 Nisan 2013 Cumartesi

GEYİK iyidir

Ya valla billa ha buraya oturup da "ulan şöyle güzel mi güzel, güncel mi güncel, hatta bazen politik mi politik bi yazı yazayım" diyorum fakat tam oturuyoum, kafam bir anda zevzekleşiyo. 
Kendi kendimi içimden güldürüyorum. Hareketlere bak filan diye kendi içimden iki kişiyle kendime gülüyorum. E tabii kendim de çok bozuluyor, hep bir sonraki yazıda ciddileşicem azınıza sıççam diyorum fakat bir türlü ciddileşemiyoum. Ama ciddi insanlar çok saygın. Bunun farkındayım. 
Ben biraz önce sahil yolunda arkaaşlarla piknikteydim. Orada kendi içime dönüp şöyle düşündüm:
(yankılı bir sesle düşünüyordum)
"Şimdi bu arkaaşların ciddi insanlar olsa, politik konular konuşsalar, sağ duyu manyaa olsalar, tarih, kitaplar, sergiler, zartlar zurtlar konuşsalar sıkıntıdan kavrulurdun şurada. Dua et bu geyikçilere. Dünya bu geyikçilerin yüzü suyu hörmetine dönüyor."
Çünkü bi dönem bu kendini çok önemli sanan ciddi olduklarını düşünen deyyuslarla da görüştüm. O kadar içten hesapçı, götümün kenarı kibirde insanlardı ki, bir de hırslıııııı, bir de eziiiiiik, biraz parası olanın önünde eğilir, güç manyağı, deli gördü mü bütün sanatçı çomaklarını saklar, hayatları yalan dolan, haris, hasis, orozbu çocuu tipler.
O yüzden ben geyikçilerin hastasıyım. Belki uzun vadede daral geliyor ama entellerden çok daha, anaaaaa, tv'de enişteniz zap yaparken bi kanalda coşkun sabah'ı görmeyeyim mi!
O da ne ud çaldı haa...
Sahi, Hülya Avşarla çok eskiden manita olmuşlardı diye hatırlıyorum.
Ulen amma yaşlandık ha, hatırladığım şeylere bak. Fakat herif hiç yaşlanmamış ya. Nasıl olmuş ki?
Ay bu Kenan erçetingöz Allah'ın gücüne gitmesin de ne kadar şey yaa.. Vallahi billahi tövbe yarabbi.
Coşkun Sabah hülya avşarlı konuşmalar yaparak zamanında manita olduklarını anlaştırmaya çalışıyo. Ayıp tabii bi yerde. Bu ünlüler unutulunca çok çirkefleşebilio.
Neyse, sanmayın ki, bi dakka ohaaa coşkun sabah şimdi "hala benim gördüğüm sevgi saygı yıkılıyo" dedi.
Neyse. nerde kaldık, ha, bu politize insanlar da aşırı magazin ruhuna sahip. Bir kere çok egoistler. Ayyy nası egoistle anlatamam. O hani hep küçümsedikleri arabeks dünyasından en ufak bir farkları yoktur hırs anlamında.
Topunun ben...
Abicim iyidir, geyik iyidir bak valla billa. Normalde ben yemin etmem yoksa. 

24 Nisan 2013 Çarşamba

KIRLANGIÇLAR GELDİ!


Devlet dairelerindeki beraberliğimiz sanıyorum yarın da devam edecek.
O değil de, biraz önce balkona çıktım. Yazılarımızı takip edenler bir süredir evin içinde sabahları tütsü yakmaya başladığımı biliyorlardır. 
Ve bu sabah, aslında bu tütsüyü kurnazlıktan yaktığımı fakettim.
Efendim bendeniz dötünü kıpırdatmaya üşenen bir yapıya sahip, istesem genç hissedebilecek yaşta, nadide olmasa da değerli bir insanım. Aslında buraya yarı değerli yazacaktım fakat acıdım kendime. Ayıp yani. Allah'ın gücüne gider. Sonuçta o kadar uğraşmış. Şeytanlar, melekler, dünyalar münyalar, kıyametler kopmuş, hiç üşenmemiş bunlarla uğraşmış, kalkıp yarı değerli demek kendisini kızdırabilir. 
E biz de çoluk çocuk sahibi insanız, Allah muhafaza, kendisine de çok işimiz düşüyor, iyi geçinmek lazım; yarattığına yarı değerli demek tehlikeli olabilir.
Bu yüzden değerli okur, bendeniz de en az sizin kadar değerli bir insanım.
Her neyse, konuyu dağıtmakta da üstüme yoktur, allahtan lisede değiliz, kırk kere sınıftan atılmıştım yoksa.
Oh be, konu açılmışken o yılların geride kaldığına da bir şükredip, yazımıza öyle devam edelim.
Çünkü dinlen dinlen kaç okuldan, ben öyleydim yani.
Ne diyoduk, ha, tütsüyü sabah saatlerinde kurnazlıktan yaktığımı, böylelikle mecburen balkon kapısını açmak zorunda kalacağımı, buna üşenmeye lüksümün kalmayacağını yoksa tütsü dumanında nefes alamaz hale geleceğimi fark ettim.
Bu sabah da tütsü yakıp balkona kaçtım.
Bir de ne göreyim, kırlangıçlar ülkemize göç etmemiş mi!?
Ama sizi de yanlış bilgilendimek istemiyoum. Galiba bu deyyusların bir göç eden, bi de göç etmeye üşenen cinsi var. Yani bunlardan çünkü sanki kış aylarında da tek tük görüyorum gibime geliyor. Ama bu sabah gördüklerim maşallah ayı kadardı.. Yani sanki uzaklardan gelmişler gibi bir halleri vardı. Yurt dışına gitmiş ve alış verişe çıkmış Türk kadın gibi hareketliydiler, dört dönüyorlardı.
Efendim, bendeniz alış veriş manyağı bir insanım.
Evet, bunun bana yakışmadığının farkındayım. Yani senki vitrinlere dönüp bakmaya tenezzül dahi etmeyecek cool bir görüntüm var gibime geliyor. Fakat maalesef alış veriş sırasında çok heyecanlanıyorum. Bok, püsür, naylon, dandik eşya fark etmiyor, ellerim Hintli o karının adı neydi, hani çok kolları olan budistlerin tanrılarından biri, fil burunlu karı var ya ya, kolları bissürü, onun gibi oluyorum. Her kolum ayrı bir naylonda.
Bizim beyle evlendiğimde erkeklerin alış verişten hiç hoşlanmadıklarını bilecek deneyime ve kültüre sahiptim. Dolayısıyla, kendisine sanki alış verişten hoşlanmayan bir hava yarattım. Fakat gelin görün ki o da sanki benimle gelirken hoşlanıyor gibi davranıyordu. Ben de onunla gittiğimizde kerhen gidiyorum gibi gösteriyordum.
Şimdi tabii üç yıllık evli olup birbirinin yanında ziyadesiyle rahat davranan çiftlerden oluşumuzun da etkisiyle o aşırı derecede alış verişten nefret ettiğini ayı gibi bir dille ifade ediyor, ben de gözlerim kendi içinde 360 santigrat derece dönerek (çünkü vitrin göünce o kadar hızlı dönmeye başlıyorlar ki, ısınıyorlar da sürtünmeden tabii) koyverdim gitti yani.
Alış verişte, mesela Kosla bölümünde bile çok heyecanlanıyorum. Ya da diyelim ki Migros ya da Bim'deki kıyafet bölümünde bile. Geçenlerde "Ayça marketlerdeki tekstillere bakmana çok gıcık oluyorum. Hadi gidelim ya" diye sesli sesli bana seslendiğinde, yanımızdan geçen kadın ppfffhhh diye güldü. Neyse ki dalga geçilme kompleksim yoktur. 
Buraya nereden geldiydik?...
Ay şimdi yukarı çıkıp mevzuu okumaya üşeniyorum. Bir yerden gelmişizdir illa ki. Size ne? Hayır ben size soruyor muyum buraya nereden geldiniz diye. Herkes işine baksın allahaşkına ya.
Geçenlerde fakat bir tanıdıklarla yurt dışına gittik de orada anladım ne durumlara düştüğümü. Uzun uzun seyretme olanağı buldum kendilerini. Ben o kadar heyecanlı ve hevesli değildim zira oraya daha yeni gitmiş, hevesimi almıştım. Yanlarında sadece seyirci olarakk bulunuyordum. Fakat kötü görüntülermiş ya. Yani yurt dışına gidince bir şeylerr almak için ölsen kendini tutmalısın. Çünkü insanı aç gösteriyor. Sanki acından ölüyormuşun da, buraya gelerek canını zor kurtarmışsın gibi acıklı duruyor.
Aman yarabbi, o naylon naylon kıyafetler, sırf yurt dışından aldığı için kullanılacak olan dandik malzemeler. Ucuz ucuz bir sürü hıl hışır.
Şimdi bu kırlangıçlar da büyük bir enerjiyle oradan oraya uçuyorlardı da, göçmen kuşların enerjisi bana bunları hatırlattı.
Boşuna dememişler, insanoğlu kuş misali diye.
(Bu tip yazı sonları bana kavuklu ve pişekar döneminden kalma bir his veriyor. Hani onlar ermiş muradına hesaabı. Biraz gıcık ama yaşatmak lazım arada.)