17 Şubat 2014 Pazartesi

DERS HAVASI

                                             
Beni annem hiç ders çalıştırmadığı için, çocuk nasıl ders çalıştırılır bilmiyorum.
Ama çalıştırmam gerektiğinin vicdan azabı evin her yerinde sızım sızım olduğu için bu tilki yaradılışlı kurnaz çocuk milleti hemen bunu çakıyor ve kesinlikloe ders çalışmayışının sorumlusu olarak sizi görüyor.
belki de çalıştırmak gerekir. Belki çocuk ders çalışmanın nasıl bir şey olduğunu bilmiyordur.
Fakat ben ona öğretemem. Çünkü bilmiyorum.
Çalışma disiplinini ben çok tehlikeli bir ormanın derinliklerinde buldum. Hansel ve Gratel o ormanda az kaldı pasta evin içinde ölüyorlardı. Sistematize edecek kadar çalışkan değilim. İçgüdüsel olarak disipline olabiliyorum.
Ben bunu kimseye öğretemem.
Kimseye sistemli çalışmayı ve nasıl çalışacağını anlatamam çünkü bilmiyorum.
Bir şeyler biliyorum gibi ama anlatmaya başlayınca kafam karışıyor.
Eve gelen öğretmen de geldiğinin dakkasında ne kadar tembel ve okul hayatı başarısızlıklarla dolu olan biri olduğumu görüyor ve işi seriyor. Ya da bizim herif dinlemiyor dersi. Her ne olursa olsun, bu evde okul havası esmiyor.
Okul havasını evde kimse sevmezken çocuktan beklemek haksızlık olur, öyle diil mi?

6 Ocak 2014 Pazartesi

ÖLÜMÜNE BİR METO’FOR (FOR METO)

                                 

Cehenneme atlar gibi, Altı Ocak günü alev alev yanan şehre süzüldü, ya da bu ikircik onun hayatında hep vardı; ocağına, Meryem Ana’sının kutsal kucağına atladı.
Birini alana bir diğerini de yanında hediye veriyoruz bu canına yandığımın Karaköy vapurunda.
Ne olursa olsun, artık klişelerimle dalga geçtiğinde utanacağım, bu yargıyı teslim edebileceğim bir yer altı mihenk taşı yok. İstediğim kadar abartılı, şatafatlı, okuyanları utandıracak benzetmeler, metafor yağmurları yapabilirim.
(Derin bir yara acısı.)
Metin Kaçan’ın atladığı haberini okuduğumda ağzım açık kaldım. Uzun süre öylece, çeneme kramp girmiş gibi, kramp girmiş boşluğa takıldım.
Yazsan olmaz, yazmasan hiç olmaz insan, Metin Kaçan.
Bir benzerleri daha olamayacak Kaçan’lardan en küçükleri Fatih’le yakın arkadaştım. Metin Kaçan’sa hep uzaktan; bir şekilde Trainspotting doksanlarımızın Kuzuların Sessizliği hapishanelerinin maskeli Anthony Hopkins’iydi; hem güvenilir ve sağlam, hem çok korkunç ama bir yerden çok tanıdık, Metin Kaçan.
Ama asla gariban değil. Yani gariban hiç değil.
Metin Kaçan katiyen gariban değildi.
O hep çok tehlikeli ve kim olduğu hep flu kalmış hayaletli ve köhne köşkün arada kırmızı ışıklı bakan ve her zaman ama her zaman şefkatle gülümseyen, her an bir hinlik yakalamış gibi müstehzi bakan kontu gibiydi. Her an gülümseyen bu hali ona asalet katardı. Aklımda hep o gülümsemesiyle kalacak pek çoklarının aksine, bu yüzden çok şanslıyım.
Bir röportajında para hakkında “En önemli şey artık para” diye inanmadan konuşmuş olabilir ama büyük ikramiye çıkan bir bileti cigaralığını yakarken kullanabilecek nadir insanlardan biri, büyük bir hedonistti Metin Kaçan.
Haberin şokundan sonra kalbime üzüntüden bir ağrı girdi. Sebebini bilmediğim yoğun bir pişmanlık; o soğukta atlarken hissedebilecekleri yasak bölgesine girip, korku duvarını aştıktan sonra gelen mutluluğu duymaya çalıştım. Rüzgarı bu kadar şiddetle, dönüşü olmadan içinden geçirmek nasıl bir duyguydu.
Kulağında ölüme yakışır coşkulu bir müzik olmadan nasıl atlamaya cesaret etmişti, acaba o müziği gaipten duyuyor muydu, acaba atlatanından mı içmişti, acaba bir anda mı karar vermişti, acaba suçluluk mu duyuyordu, yetersizlik mi, anlamsızlık mı, yalnızlık mı, yoksa hepsinin birden kör düğüm olduğu yer mi, yoksa bir anda gelen muhteşem bir rahatlama hali miydi.
Vardı bir bildiği.
Yıllardır görmemiştim; gençlik yaşlarımdan aklımda kalan, Dolapdere’nin çok acayip karanlık dehlizlerinden birkaç önemli sahneyi, iyi aile çocuğu zıpçıktı bir başka arkadaşımla bana gezdirmiş, aslında sigortacı olmamız gereken hayatlarımızı yüzümüze daan diye vurmuş ve o kadar ki, bu memur hayatlarımızın güvenli duvarlarını eve dönünce öpmüştük.
Boğaz köprüsünün çelik halattan telleri kalbimizi zangır zangır titretip ölümün sazları ağıt yakarak her an sessizliği yırtarken ve Meto’nun dinmeyen ve bilinmeyen acı ve öfkesiyle uyum sağlamaya çalıştığı ve hapishanelerimizin anahtarlarını eksik eteklerinin mahrem yerlerine saklamış İstanbul artık her köprüyü geçişte daha fazla İstanbul ve köprü artık yetmiş metreden bir yer altı türbesi.
Coşku bağımlılarının tek sebebi umut ve heveslerini terbiye eden edepsiz ve haddini aşan bir öğretmen gibi seni adam yerine koymadan rüzgarlarında oradan oraya uçuruyor, yüzünü gözünü yerlere sürtüyor, üzerinde sigara da söndürüyor, susturucu takıp kafana tetiği de çekiyor, şehvetinden daha neler ediyor o hep aynı şeyleri anlatan bunamış hayat, evet.
Metin Kaçan’dan sonra eski tüfek arkadaşlarımla araştık, başsağlığı dileştik, hepsinin ortak sözü “Meğer ne çok seviyormuşum herifi” oldu. Bizlerin de bir gün öleceğini ve çok üzülündüğünü fark edip birbirimizle dikkatle ve hürmetle konuştuk.
Keşke o da duysaydı da dalgasını geçseydi.
Huzur içinde uç Metin Kaçan.
Her ne yapmış veya yapmamış olursan ol.
Huzur içinde uç.

Ah be abi…

23 Aralık 2013 Pazartesi

KISA BİR ANEKDOT MU, TOD MU YOKSA TOT MU.

              
Efendim lafı hiç dolambaçlandırmayacağım, derken dolambaçlandırma bölümünde sanırım bir nebze dolambaçlandırdım.
Neyse ki Çekoslavakyalılaştırmaya çalışmadım.
Konuya giriyorum:
Bir kimseye değer verdiğimde kılıbık bir erkek haline geliveriyorum. Nedense bunu fark eden bazı hanım arkadaşlarım da sürekli kürkler, pırlantalar isteyen kadınlar gibi bana naz yapmaya, fazla nazik halimden istifade etmeye başlıyorlar. Fakat bendeniz esasen Kadir İnanır gibi de bir hale gelebildiğimden, kendimden korkuyorum desem yeridir.
Beni en çok yoran, başıma gelen hayal kırıklıklarını yaşamak değil, onlara sinirlenme gücü bulamamaktır. Sinirlenme gücümü bulduktan ve içimden afedersiniz "assktrr lan" dedikten sonra hava hoş. Yani ben cingenleşebiliyorsam kendimi o konudan kurtarmışım demektir. Ama cingenleşemeyip de o kırgınlık halinde asil asil oturmak zorunda kalıyorsam o zaman verem dahi olabilirim. Ama cingenleşebiliyorsam çok rahatlıyorum, çıbanı boşaltmış oluyorum. Sinirim minirim kalmıyor.
Mesela bugün iki kişiye çok darıldım. Fakat içimden akşam vakitlerine doğru "adam mısınız lan siz assktrin hıyaraaları, düne kadar ajlıhtan ölüyodunuz" diyebildikten sona onlara olan sinirim ve kinim geçti.
Çingenlik olmasaydı ben bugün belki de varolmayacaktım.
Yazıya başlarken kendimi sevilmeyen, değersiz biri olarak görüyordum (bunda klavyemin r ve ğ tuşlarının hala bozuk oluşunun da payı büyük, çok bastırmak sinirimi bozuyor) fakat bunu yaşamama sebep olan kişilerle ilgili yukarıda geçen konuşma tırnaklarını hayata geçirdikten sonra bi rahatladım bi rahatladım, allah seni inandırsın çok rahatladım.
Sizin de sinirinizi bozanlar varsa yollayın içimizden aşağılayalım, taa hocağefendilere havale etmenize gerek yok yane.

17 Aralık 2013 Salı

RADYOLARDA KADIN KOTASI

                    
Dün bir radyocu arkadaşımla telefonda konuştuk.
Artık radyo denilince içime afakanlar basıyor. Sanki tedavim tamamlanmış ve taburcu olmuşum, orası da her gün iki saat trafikle gidilen, baş tabibi sert, en ufak bir karşı çıkışta iğneyi damarına zorla sokuveren bir tımarhaneymiş de, tekrar duble kapılı, süngerli odalara tıkıştıracaklarmış beni gibime geliyor.
Bu sarih anlatımımdan sonra meseleye dönelim: Dedi ki, "O radyoda da sadece bir kadın DJ çalıştırıyorlarmış."
"Nasıl yani, başka hangi radyoda böyle kadın kotası var ki?" dedim. 
Aslında böyle bir şey olduğunu, yani çoğu radyonun kadın programcı çalıştırmadığını ve mesela diğer bütün radyolarda da taş çatlasın bir ya da iki kadın programcı çalıştırıldığını biliyordum ama beni sinirlendiren şeyleri sanki bilmiyormuş gibi baştan duyup tekrar tekrar sinirlenmeye bayılırım.
Yani lafı uzatmayayım, iş yerlerinde nasıl ki bir sakat kotası vardır, bir görme özürlü çalıştırılar, ya da yürüme engelli birini, kadınlar da bu sakat kontenjanındandır.
Buna kimse inanmak istemiyor ama bu böyle.
Bu böyle amk böyle işte. Açın bakın o zaman inanmıyorsanız.
Lümpen yöneticilerin verdiği kararlar radyolarda tıkır tıkır işliyor, yıllardır hem de.
Siz de gariban çocuk yayında ağzını yana eğerek "limburu going efem" dedi diye kendinizi yurt dışında hissediyorsunuz. 
Hee, hissedin hele biraz daha. 
Gök yüzünde "vah beni vah beni" tüküsü ağıdını yakarken, hissedin ank.
Bundan böyle her sabah yazı yazayım bulokuma da görün gününüzü.


15 Aralık 2013 Pazar

BOŞ VEEEEERR......

                     
Aman yarabbi! Okula yallah ettik ama edene kadar o da ağzıma etti.
Nasıl bir iştir çocuk yapmak, nasıl bir kafa yapısıdır çocuk yapma kafası, anlamadım ki.
Bir kerelik zevkin bedeli, ki o kadar da zevkli işler değildir yani, atla deve değildir, çok magazin malzemesi olduğu için öyle gibi gazlanır ama sanmıyorum bir Adem, bir Havva iki tek attılar diye koskoca cennetlerden atılsınlar. Eğer öyle bir sebepten atıldılarsa da ossuraaym ha öyle cennete tövbe rabbil alemin.
Sabah 06.30’da büyük zorluklarla ve her sabah olduğu gibi saatin çalma anında “Bugün zıbarıp uyusam da bu sabi okula bugünlük gitmese de hepimiz uykumuzu mu alsak” rutinli fikrimi aklıma getirip yataktan doğruldum.
Bir aile geleneği olarak, anneannemin yaptığı gibi sabahlığımın kuşağını bir metre geriden hısıııır hısııır sürüye sürüye mutfağa gidip mokkayı ocaa koydum. Sabahları batılı hissetmek beni motive hissettiriyor. Etmiyor ama hissettiriyor. Ona da şükür elbette.
Arada içeri boynumu uzatıp çocuğa, yani Memo’ya hadi kalk hadi kalk, dedim durdum ve mokka cezvesinden tıkırtıların geliş vaktine kadar maillerime filan baktım.
Efendim bendeniz bundan bin sene önce Zart Kabakâât ismiyle bir facebook sayfası almıştım. Ama mesela kaç sene önce biliyonuz mu, bakıyım bi… o manita vardı, ondan önce şu manita vardı (parmak hesabı değil biz manita hesabı yaparız) demek ki yaklaşık 7 sene önce alıp bi daha da yüzüne bakmamışım fakat ara ara oradaki insanların doğum günlerini hatırlatıp durur.
Bana facebook çok karışık ve külfetli gelmişti. Sürekli bi şeyleri takip etmek gerekiyor, millete fotoğraf paylaşıyon, onlarınkini beğeniyon, parmak işareti yapıyon, yapmazsan, yorum yazmazsan haybeye düşman ediniyon filan. Darlanmış, iki üç ay takılmaya çalışıp bir daha da yüzüne bakmamış, hatta hesabı kapatmıştım. Derken nasıl oldu bilmiyorum, son zamanlarda oradan yine haberler gelmeye başladı. Bilmem kim bilmem ne fotosu paylaştı, bugün bilmem kim bilmem kimle arkadaş oldu, yok efendim bilmem kime nispet etti filan. Nasıl öyle hortladı anlamadım.
E tabii 7 senede ilişkilerin afedersiniz amına da konabiliyor tabii.
Mesela oradan bir ropsu çocuğunun bugün doğum günüymüş. Bu pezevenk, benim oğlan küçüktü, bebecikti, ben de her Türk kadını gibi çocuğunu tek başına büyüten biriydim, para pul kazanmam çok önemliydi, ki hala da çok önemlidir, bu sabah bakmayayım mı ki bu itooluitin yayınevi deli para basarken bana beş kuruş vermeyen ibinonun doğum günüymüş. Derken benim sinirler sen bi geril, bi geril, mokka da orada bütün batılılığıyla fokurdamaya başladı fakat ben ona da kızdım, yani havan kime lan, krizden gözünü açamıyon, Napoli çöp deryası olmuş, hala fıkır da fıkır.
Neyse, bu herifin bana olan borcuyla kendime gelip çocuğa da kızdım. Kalk ulen adamı hasta etme, ben sen okula gitçen diye kalktım bu saatte.
“Ben daha çocuğum, uykuya ihtiyacım var” diye seslendi yataktan.
Esas benim uykuya ihtiyacım var. Ben de yetişkin olmam gerekirken bir bok değilim. Hiç bi şekilde işten anlamıyorum, hakkını istediğinde bi de üstüne yarı deli havası yaratılıyor, bu ne pişkinliktir!
Efendim Allah kimseyi memur çocuğu yapmasın.
Allah hepimizi ropsu çocuğu yapsın. Neden mi, yoksa diğer ropsu çocukları hep böyle sinirlerimizi harab edecek.
Her neyse, bunlar geçmişte kaldı, o ropsu çocuklarının yerini yeni ropsu çocukları aldı. Gün olur devran döner dedikleri hikaye sadece oyuncu değiştiriyor, devran hep aynı.
Ama bişey diycem, ben aslında hatanın bende olduğunu bilecek kadar kendini yetiştirmiş biriyim. Fakat o hatayı düzeltmeye üşenecek kadar da tembel.
Gerçekten.
Şimdi sen sağ ben selametim.
O lavuk, yani yayınevi olan lavuk da şapkası düştü keli görüneli bin yıl oluyor fakat hala facebboktaki fotosuna baktım, insan tabii ne yapsın, kuyuğunu dötüne yapıştırıp uçurumdan mı atlasın, kendini haklı hissede hissede yaşıyor ve hatta manita araklamak için kafayı üzgaa verip saçları uçuşturup hava yatmış kendine. Ne yapsın. Allah sebep veriyor. Versin de.
Helali hoş olsun, boş ver.
Kenan Doğulu’nun on beş sene önce paparazzi programında Yeşim Salkın yeni bir hayali ihracatçı bulduğunda arka planda Bodrum’da sesi gelirken dediği gibi: Boş veeer.
Mesela orada mevzu Yeşim Salkım’dı, Kenan Doğulu’nun sadece arka plandan sesi gelmişti ama aklıma kazınmış o “Boş veeeeer” sözü.
Demek ki neymiş, her zaman söz uçup yazı kalmıyormuş.


Demek ki bu hayatta sadece, boş vermek kalıyormuş.

19 Kasım 2013 Salı

EY HARABAT EHLİ!

                               
Selam olsun ey gönlü yaralı, ey batı ile doğunun sentezine vakıf olamamış, gurbet ellerde kalakalmış, vatanına gurbet olmuş erenler!
Sizi yetim bırakmamak adına bir yazı yazmak için şu boynu bükük klavyemin başına çöktüm ellerim mevlaya doğru.
Şaka şaka ellerim tabii ki mevlaya değil, klavyeye dönderilmiş durumda.
Ellerim klavyede, gözlerim mevlada, bu güzelim bahara çalan gasım ayında yanık yüreklerimizle yetim galdığımız bu yaban ellerde...
daha fazla dayanamıycam ühü ühü ühü....................................
Sevgili arkadaşlar. Ben kendimi durup dururken ağlatabiliyorum. Dedim gurtuldum.
Sevgili bloh dostu, ben köylü olmak istiyorum.
Neden mi? Güzel soru.
Sevgili okumayı seven fakat saymayan, siz günümüz tüketim toplumu kasapları, evet evet yanlış duymadınız, anaazdan babaazdan yetim galmışsınız. İşte bu yüzden.
Yani tam bi konuyu anlatmaya başlıyorum bu aralar, diyelim ki çok da mutlu, neşeli, üstüne üstlük çok da batılı ve de havalı bi mevzu hakkında konuşmaya ya da yazmaya başlıyorum diyelim...
Abicim, gardaşım, veli dostum, yavrum, evladım, bir anda o neşeli durumun içinden ince ince bir saz sesi duyulmaya başlıyor, aniden içimde bir yanık alabalık, şaka şaka alabalık olur mu hiç, bir yanık gazel, bir yanık uzun hava, bir yanık dert, tütüyor da tütüyor.
Siz köylülüğün ne demek olduğunu bilmezsiniz sevgili havalı insanlar.
Ey havalı insanlar! Ey yüzünü batıya dönmüş nip tak ruhlular!
Ben nerden biliyorum bu köylülüğü, bu uzun havaları, gazelleri, bu dertleri, bu yetimliği, gurbetliği, gavuşamamayı...
Tam diyelim ki bir arkadaşım NewYork'tan gelmiş, acaip derecede New York'u anlatıyor, anlattığı yerde Buklinm havası esiyor, abicim tam ben de o havaya giecekken aniden içimde bi saz öyle içli bi şekilde taksime başlıyor ki ince ince, intro bitmeden hemen konuya dalayım diyorum fakat millet konuşurken saz namesini çalıyor da çalıyor, sıra bana geldiğinde sazın introsu bitmiş, sıra gazele gelmiş oluyor...
Misal:

"Hazan ile geçti şu benim ömrüm
Eyle dert bürüdü zar garip garip
Ne bir gülüm kaldı ne de dikenim
Ağla şimden gerü var garip garip

Hançer-i feleğin ucu cigerde
Durmaz akar yaram içerde
Gurbet ellerinde tutuldum derde
Gel tabib yaramı sar garip garip"

Yani bu şekilde.
Sonra aniden türkü dalgası geçip içimden ıyyy diyip hemen batılılaşıyorum fakat on dakika sonra tekrar saz bi başlıyor, abooovv, yanık yanık... sokaklara taşıyor.
işte bu yüzden, beş dakka sonra ne olacağını bilmediğim için fazla iddialı davanamıyorum.
Ha, mesela bazı iş teklifleri geliyor son zamanlarda. Çok havalı isimli, batı menşeili şarkıların çaldığı iş yerlerinden. Fakat ben artık köylü olmak istediğim için kesinlikle aradıkları numaraya o an ulaşılamıyor taklidi yapıyorum. Yokum ben o oyunda artık.
Bu ama benim suçum değil. Hem batılısın diyen, hem de türkü çala çala ağlatan ve çatır çatır bilinçaltımıza sıçmamıza sebep olan anormal politikamızın ve eğitim sistemimizin suçu.
Tam düzeleyim derken şimdi de ilahiler girdi devreye.
Yahu devrelerimiz yandı mına koyim, devrelerimiz yandı.
Anlamıyolar mı, devrelerimiz yandı!
Girer bir hoyratta gülün çürüdür nidem çürüdür.
Bülbüller ötecek bağın mı kaldı nidem, bağın mı kaldı...

17 Ekim 2013 Perşembe

RÜYA İÇİNDE RÜYA GÜYA

                                 
Sonbaharın gelişiyle birlikte içime çeşitli hüzünler hücum etti sevgili romantik kardeşlerim.
Bendeniz sonbahar geldiğinde altı aylık hüzünlerimi bir anda yaşamaya gayret ederim, zira hüzünlenip duygusallaşmaya oldukça üşenen bir yapıya sahip olduğumdan, hazır sonbahar da gelmişken hepsini bir arada yaşar, kurtulurum.
Fakat şimdi hemen negatif bilimlere meyilli okur diyecektir ki "ha, bu karı da amma (karı derken, günlük konuşma dilinde öyle terbiyesizlikleri hepimiz içimizden yaptığımız için diyorum yoksa ne siz karı dersiniz, ne de ben karıyımdır, oldukça hanfendi bir kişilik yapısına sahip olduğumu beni yakinen tanıyanlar iyi bilmekle birlikte ufak bir şüpheye de sahiptirler, acaba derler; acaba karı olabilir mi. Ve ben, bu tehlikeli sularda yüzmeyi çok severim)
ne diyorduk ki ya...
haa, tamam tamam, şey diyorduk; siz şimdi olumsuz düşünüyorsanız "tamam karı değil ama maalesef oldukça da öküz bi insanmış ki, baksana abi ya, hüzünlenmeye üşeniyormuş vay ayı vay" diyeceksinizdir. Herkes değil tabii ki, olumsuz düşünen, pesimist, hayattan bezmiş, hep bana hep bana diyen, yaşadığı hayatı bir türlü kendine yediremeyen, çok daha iyilerini hak ettiğine inanıp hayatın ve çevresindeki hıyarağalarının (ki onlar hıyarağası değildir, bu tip insanlar onları içten içe suçladıkları için hıyarağası olarak görürler,) kendilerine katakulli yaptığına inananlar.
İyimserlerse, evladım, onlar zaten ebleh ebleh her şeye gülümserler.

SORU:
1) Neden hüzünlenmeye üşenirim?
Cevap: Çünkü bendeniz rüyada yaşar gibi bir yapıya sahip olduğum için (ilerleyen satırlarda açıklayacağım,) ve rüyalarda da duygular aşırı yoğun yaşandığı için, mesela hüzünlendiğim zaman çok fena olurum. Sınırlarını bilen, zamanında çerçeve çizilerek yetiştirilen bir çocuk da olmadığım için bu hüznün nerede başlayıp nerede biteceğini her çerçeve verilmeyen ölçüsüz denyo gibi bilemez, haliyle de çok yorulur, çok yıpranırım.
Mesela kuyruğu açık yara olmuş, tüyleri örselenmiş, anasının memesinden daha yeni kesilmiş ve doğmak için boktan bir zaman seçmiş yaz sonu çocuğu siyah beyaz bir kedinin 'yaşamak istiyorum teyzeee' çığlıkları beni aylarca paramparça etmeye yeter. Buna mukabil, ona sokakta yemek verip biraz sevgi göstererek kendimi çok iyi bir insan hissedip, aylarca götümün üstünde oturmasını da iyi bilirim. Bununla da kalmayıp ona düzenli yemek götürüp hatta alıp evine götürüp kuyruğunu iyileştiren, veterinere varını yoğunu veren kadınla konuşurken yüzündeki derin yıpranma izlerini görüp içimden "anneee kadına bak" der, yetinmeyip, evinde on beş kedi olduğu için içimden "aboo kafayı yimiş" diyeek kendimi güldürmeye bile çalışabilirim.
İşte bütün bunlaaaar, (yani önce çok fazla hüzünlenerek aşırı yıpranma ve ardından gelen iyrençlik dalgasıyla kendimi hor görme filan,) kendimi kötü hissetmeme, hayatı ağır bir yük gibi görmeme sebep olduğundan, hüzünlü bir yapıya sahip olmayı sevmem.
Çünkü hüzün demek, kendimi aşırı yargılamak anlamına da gelir ve bendeniz ağır Kemalist, asker kızı bir annenin kızı olduğumdan, yargı sistemim oldukça ağır ve acımasızdır. Yani belki asmaya kadar götürmem ama yakama yapışır, sürekli bindiğim dalı keserim.

2) Neden rüyada yaşamak:
Cevap: Bu bir tek benim değil, sanıyorum sorumluluk almadan büyüyen ama kendini bütün hayattan sorumlu gibi hissederek gerek kendine, gerekse çevresine artislik yapan herkesin davranış bozukluğudur diyebilirim. Bizler hem çok tembelizdir, hem de bütün hayatın yükünü sırtımızda gezdirdiğimize inanıp çok kabalaşabiliriz.
BU ikilem de içimizde garip bir algı bozukluğu yaratır. Çünkü efendim insan kendini kandırıyor gibi gözükse de aslında alt benliği her şeyin farkındadır. Yani ben şimdi bu kadar akıllı bir insanım, allah aşkına ne tembel olduğumu anlayamıyor muyumdur sizce? Kesin anlıyorumdur. Nereye kadar saklayabilirim ki?
Kendimi geliştirmeye, kendimi tanımaya, paylaşımcı olmaya, dünyaya meraklı gözlerle bakmaya, acaba başkaları ne yapmış diye bakmaya üşendiğimi bilmediğimi mi sanıyorsunuz?
Kendimizi kandırabiliriz ama kendimizi asla.
Dolayısıyla kendimizi sürekli kandırmaya çalıştığımız fakat aslında her şeyin farkında olduğumuz için arada kalır, rüyada gibi sanarak gerçek hayatın soumluluklarından yırtmaya çalışırız. (Konuşmalarımız ve yazılarımız da sayıklama gibidir.)
Biri soru sorduğunda cevabı zaten herkes biliyor gibi düşündüğümüz için dinlemeye ve cevaplamaya üşeniriz.
Aaaa çok saçma yaa, şu anda - hem de bu kış gününde - tam yazı yazarken klavyemin dibinden bir karınca yürüyor ki, bu evde ilk kez bi karınca görüyorum.
Acaba rüyada karınca ne demek.