30 Ağustos 2014 Cumartesi

YAZ AŞKI

                                                         
Bu sabah aciyip derecede rüzgarlı hava ile güne merhaba dedim. 
Bisikletle krem peynir ve süt almaya giderken rüzgar beni eve geri sokmaya çalıştıkça fark ettim ki Ağustos ayının son dönemleri kış ile kavga etmekle geçiyor. Yaz kışa meydan okumaya çalışıyor fakat güneşin de ufak ufak osuruğu kesildiği için bir süre sonra güçsüz düşüyor ve her yavaş yavaş osuruğu kesilen kimse gibi teslim oluyor. Yani bir aslanın geyiğin ümüğüne çullanıp onu gebertene dek kıpırdamadan tutması gibi. 
Sonbahar yazın boğazına dişlerini geçirdi. Bir süre rüzgarlarıyla debelenecek, sonra sonbahar dinginliği gelecek ve sakin sakin kışa gireceğiz. Belki sonbaharın dinginliği bundandır. Teslimiyetin verdiği bir kaybetmişlik hüznü, öte yandan savaşı kesmenin verdiği ve gelen her ne ise ona karşı koymamanın, koyamamanın huzuru.
Yani yapamamak ihtiyarlığın en korkutucu yanı gibi görünmekle birlikte teslim olmanın, zamana karşı yenilgiyi kabul etmenin verdiği derinlik, hayatı bilmenin yarattığı iddiasızlık ve sıradanlık. Oh ne güzel.
Yaz yenildi. Ama yine gelecek. 
Bu savaş bitmeyecek ve sanırım aşk olarak kayıtlara geçecek.

5 Ağustos 2014 Salı

YELLENME DEĞİRMENLERİ (HAYATA KARŞI)


                                  

Şu an bir yandan dişim ağrıyor, bir yandan yemek yiyor, bir yandan da size laf yetiştirmeye çalışıyorum.

Bu yaz benim için son derece acaip bir yazdı. Neresinden başlayacağımı bilemediğim için hiç bir yerinden başlamıyorum, direkt ortadan giriyorum.

Geçen hafta üzerinize afiyet, Sakız'daydık. Yani Sakız adası dediğim de bilmeyenler için söylüyorum, Yunanistan'ın Chios adası. Orada sakız ağaçları var filan falan, mevzu o değil.
Bu adada ismini vermek istemediğim bir pansiyonda kalıyoruz. Ama nası güzel bir pansiyon, size anlatamam. Geceliği 30 oyro (bu oyroya alışamıyorum, yuroyla devam edicem.)
Ya anlatacak o kadar çok şey var ki, inanır mısınız, bir anda üşendim. Yani onca şeyi nasıl anlatıcam diye aniden karamsarlık dalgası içimi yalayıp geçti. Keşke kısa kısa her gün yazsaydım, pişman oldum şimdi. Bütün ütülerin birikip bir anda yapmak zorunda kalmak gibi. Kiii, son ütümü bu kış yaptım; Toni'nin gömleğiydi ve ısrarla ütülemek istedim, Toni bu isteğimden şaşırdı fakat tam ütü sırasında bana aniden büyük bir bunaltı geldi ve "Skerim gömleği, bana afakanlar bastı be" deyip üzerine ütüyle vurmaya başladım, sevgilim de "Skerim kaynananı ver istemem tamam" deyip hışımla elimden aldı gömleğini. Yani ne diyordum, benim için bazen birikmiş işler ütü yapmak gibidir.
Efendim bu pansiyondaki ilk günümüzde radyo yayınımızı pansiyonun avlusunda gerçekleştirdik. Üst katta Almanya'dan gelen Türkler hatta, bizim radyo yayını yaptığımızı anlamadan kulak misafiri olduklarında benim gerçek bir ruh hastası, Toni'nin de sesi pek çıkmayan bir derviş olduğuna kanaat getirmişler (programı dinleyenler ne demek istediğimi daha iyi anlayacaktır) fakat ilerleyen iki günde olaylar ortaya çıktı. Üst kattaki Almanyalıların ilginç hikayesi ile olaylara giriyorum. Hazırsanız başlayalım.
Başlayalım da, dediğim gibi onca olayı ben ne bok yiycem de anlatıcam yaa.
Neyse belki bir iki bölümde anlatırım önemli diil.

1. BÖLÜM

ALMANYALILAR
Bu arkadaş yurda giremiyordu. Sonradan avluda yaptığımız bir yemekte kanun kaçağı olduğu için yurda giremediğini öğrendik. Hem Kürtlükten, hem de asker kaçaklığından giremiyormuş. Budizmden, felsefeden filan dem vuruyordu. Ayrıca aşırı derecede dans etmeyi seviyordu. İyi yürekli birine benziyordu. Toni adamı çok sevdi. Şiddetten ne kadar hoşlanmadığından, insanseverlikten, komple sevgiden söz ettiği için derhal Toni'nin sevgisini kazandı.
Bir tane çocuğu vardı ve karısından yedi yıl önce ayrılmış. Alt kattaki odada kalıyormuş eski karısı, onu da aramıza aldık. Aynı odada kalmıyorlardı. Çocuklarına iyi gelmesi için bir arada tatile gelmişler.
Neyse. Derken gece hızlanmaya başladı. Üst kattaki Norveçli adam ve Danimarkalı karısı da yemeğe katıldılar. Derken Norveçli adam sarhoş olup Almanyalı adamla seksi danslar etmeye başladı. Almanyalı adam sevgi ve hoşgörü ile Norveçlinin kafasından aşağı bir sürahi su döktü ve çok mutlu oldular ikisi. Son dakikalara kadar Norveçli adam yerde emekliyordu. Koca Avrupa Birliğinin düştüğü durum içler acısıydı ama biz sevdik. Yani evli barklı adam bizce gey çıktı. Ama önemli değil tabii, bize ne, biz ayrıcı değiliz.

2. BÖLÜM
Almanyalının karısı üç gün sonra beni odasına çağırdı. Gittim. Ağlıyordu. Büyük 25 yaşındaki kızının babasının başka biri olduğunu, buradaki Almanyalının büyük üvyy kızını taciz ettiğini anlattı. Ben göt oldum. Toni'ye yetiştirdim, Toni dedi ki "Biliyorum, beni de öğlenleyin odasına çağırdı anlattı" dedi.
Ben biraz durdum. "Nası yani ben bugün bisiklete çıktığımda sen kadının odasına mı gittin" dedim, Toni "Evet ama oturmadım, ayakta dinledim" dedi. Ben fazla kıllanmadım. Toni almanyalı adamın böyle bir şey yapmayacağını, kadının deli olduğunu söyledi.
Ben inanmadım gerçi ama Toni korkar böyle bir olaya girmekten. O ince eleyip sık dokur. Yani kaçak et kesecekse de biraz daha garantili toplara girer. Güvenmediği ortamlarda bu tip acele işler ona göre değildir.

4. BÖLÜM. PARDON 3. BÖLÜM.
İstanbul'dan gey bi arkadaşım iki günlüğüne geldi. Aynı gün gelen bir başka arkadaşımız ve vapurda tanıştıkları bir çift ile cümbür cemaat akşam yemeğine gittik.
Sonuç: Arkadaşımızın vapurda o gün tanıştığı evli çiftin erkek olanı gey arkadaşımıza sarktı. Hem de karısının yanında. Karısı da çok rahatsız olduğu ve dejenere oldukları için sırf karşılık olsun diye kızcağız bana sarktı. Fakat olacak şey değil, "Anam daha neler görecük" diye şive yapınca kız ne demek istediğimi anladı ve o da ciddileşti.
Bakınız, beni ilgilendirmez, herkes istediği haltı yiyebilir. Sadece küçük burjuva dejenere olmuş aşağı tabaka cinsellik kokan geceler hoşuma gitmiyor. Herkes istediği boku yiyebilir. Ama eğer ortada birliktelikler varsa ve birileri birilerine RAĞMEN bir boklar yemeye çalışıyorsa o durum bana cinsellik değil, dışarı vurulmamış ağlama krizi ve nevroz gibi geliyor ve sinirimi o bozuyor. Yoksa cinsel seçimleri değil.

Ulen yaşamak ne zor iş be valla.
Dün diş operasyonundan sonra çektiğim korkunçççç ağrı sırasında dediğim gibi: SSKKRRİM LANN BU HAYATI!

25 Haziran 2014 Çarşamba

ASLINDA DAHA DA YAZARDIM DA...

Daha önceki yazıda artık net bir şekilde ayan beyan dedim ki, "bir daha bu bilgisayarla yazanı zksnler" dedim ve sözümü tuttum. Yani o bilgisayar değişti. Terbiyesizliğin alemi yok.
Tam oğlumun bir kenara attığı aşırı dandik leptopu formatlattırıp yumuşacık harflerinde nefis yazılar yazacaktım ki aniden f tuşunun bulunmadığını, yerinde düdük gibi garip bir şeyin durduğunu farkettim. Ama o kadar gıcık bir durum değil. Yani yazılabilir. Tabii çok hoş da diyemem. Sizin anlayacağınız, mutluluğu bulup da şakır şakır yazı yazmaya başlamak, yazım dünyasının fıtratında yok.
Oha! Bu arada ben bu satırları döktürürken enişteniz Kenan Işık'ın yokluğunda bir kereliğine sunuculuk yapan dünyanın en sevimsiz insanı Acun Ilıcalı'nın (kendisine buradan her ihtimale karşı selamlarımı yolluyorum) sunduğu bölümdeki eczacılık fakültesindeki kızcağızın Pasatör'ün kim olduğunu bile bilmediğini sesledi. Çok şaşırdım. Çünkü bizim evde kıstas benimdir. Eğer bir şeyi ben bile biliyorsam onu bilmeyenler gerçekten feci durumda anlamına gelir.
Hayır hayır benim için ağlama anne. Ben bilgiye karşı soğuk takılıyorum zaten. Hiç hoşuma gitmiyor. Fakat her ne kadar bilgiye karşı direnç göstersem de, aynı yarışmada sorulan Kızıldeniz nerededir sorusuna zart diye Mısır demeyi başardım. Öbür hayvan herif ne dese beğenirsiniz, valla billa Cezayir dedi. Ayooğluğayı. 
Ben kendime diyorum. Babam hariç.
Efendim, yeni bilgisayarımın tuşlarını test etme amaçlı oldukça dandik bir yazı olduğunu ben de biliyorum. Ancak yine de boş bir gecede vakit gebertmek için birebir old düşünüyorum. Mesela deminki gibi "old düşünyrm" diye telefon mesajlarını kısaltanlar çok kalbimi kırıyor.
Yani hayvanooğluhayvan, patronuna da aynını yazabiliyon mu? Ya da kıymet verdiğin birine. 
HAyır dışarıdan zaten yaz gecesi lağım kokusu geliyor. Bu İstanbul yazları sivrisineği ve lağım kokusuyla hakikaten çekilmez bir yer.
İyi ki varım.

15 Haziran 2014 Pazar

İŞTE BEN BÖYLE GÜNCEL BİRİYİM

Çokafedersiniz bir blogum olduğunu farkedip de "acaba nasıl bi blogdu" diye merak edip tıklayınca bir de ne göreyim, son yazımı dört ay önce yazmışım! O da yani şeyden, eften püften, vicdan rahatlatmak içün.
Neyse ama eşşeklik bende. Bloğu açarken düşünecektim.
Bu 'Blog' lafı bana hoş gelmiyor. Mide bulantısını anırsatıyor. Üst üste üç dört kez blog blog blog deyince siz de anlarsınız.
Fakat seri yazmama sebebim midemi bulandırması değil. 
Beni yazıdan soğutan, kitap yazmaya bile elimi uzattırmayan şey, BU KLAVYE!
Bi kere blogdaki eski yazıları okuyanla bilir, klavyemin   tuşu hatalı. Bak gene yazmamış. Klavyemin R tuşu bozuk. Ama bunu abanarak yazdım. Ayrıca Ğ tuşu da   kada olmasa da, o da bozuk. Arada temassızlık yapıyor. Haaaaa bi de en önemlisi var: O da bu leptoplarda parmek şeysi var ya,, hani mouse olarak kullanılan, işte yazı yazarken baş pamağımın göt kısmı oraya geliyor. Sonra da yazılar bir anda yukarıda bsaçma sapan bi kelimenin ortasından giriyo, bulması ayrı dert, onlaı silip yeniden yazması ayrı dert.
Yazmam daha iyi lan dedim. ve dört ay geçmiş.
Yazmayı özlemiştim fakat şimdi bu satırları yazarken yine tadım kaçtı.
Yeni bir bilgisayar almak üzereyim çünkü memo bu leptopu pij etti. league of legends diye bi oyunu var, paso onu oynuyo ve şarz girişi folloş olmuş, aniden zart diye kesiliyo filan, zaten R ve Ğ tuşları malum. 
Bugün yarın gidip bi leptop alıcam sayın kendime.
Eğer yeni yazı görürseniz bilin ki yenisini aldım, yok göremezseniz, bilin ki bizim evde bilgigasayar cıngarı (deminki gigasayar yanlışlığını ispat olsun diye silmedim çünkü yine elimin götü yazının yerini değiştirdi)
hülasa, bu leptopla bir daha yazan eşşoleşşektir.

17 Şubat 2014 Pazartesi

DERS HAVASI

                                             
Beni annem hiç ders çalıştırmadığı için, çocuk nasıl ders çalıştırılır bilmiyorum.
Ama çalıştırmam gerektiğinin vicdan azabı evin her yerinde sızım sızım olduğu için bu tilki yaradılışlı kurnaz çocuk milleti hemen bunu çakıyor ve kesinlikloe ders çalışmayışının sorumlusu olarak sizi görüyor.
belki de çalıştırmak gerekir. Belki çocuk ders çalışmanın nasıl bir şey olduğunu bilmiyordur.
Fakat ben ona öğretemem. Çünkü bilmiyorum.
Çalışma disiplinini ben çok tehlikeli bir ormanın derinliklerinde buldum. Hansel ve Gratel o ormanda az kaldı pasta evin içinde ölüyorlardı. Sistematize edecek kadar çalışkan değilim. İçgüdüsel olarak disipline olabiliyorum.
Ben bunu kimseye öğretemem.
Kimseye sistemli çalışmayı ve nasıl çalışacağını anlatamam çünkü bilmiyorum.
Bir şeyler biliyorum gibi ama anlatmaya başlayınca kafam karışıyor.
Eve gelen öğretmen de geldiğinin dakkasında ne kadar tembel ve okul hayatı başarısızlıklarla dolu olan biri olduğumu görüyor ve işi seriyor. Ya da bizim herif dinlemiyor dersi. Her ne olursa olsun, bu evde okul havası esmiyor.
Okul havasını evde kimse sevmezken çocuktan beklemek haksızlık olur, öyle diil mi?

6 Ocak 2014 Pazartesi

ÖLÜMÜNE BİR METO’FOR (FOR METO)

                                 

Cehenneme atlar gibi, Altı Ocak günü alev alev yanan şehre süzüldü, ya da bu ikircik onun hayatında hep vardı; ocağına, Meryem Ana’sının kutsal kucağına atladı.
Birini alana bir diğerini de yanında hediye veriyoruz bu canına yandığımın Karaköy vapurunda.
Ne olursa olsun, artık klişelerimle dalga geçtiğinde utanacağım, bu yargıyı teslim edebileceğim bir yer altı mihenk taşı yok. İstediğim kadar abartılı, şatafatlı, okuyanları utandıracak benzetmeler, metafor yağmurları yapabilirim.
(Derin bir yara acısı.)
Metin Kaçan’ın atladığı haberini okuduğumda ağzım açık kaldım. Uzun süre öylece, çeneme kramp girmiş gibi, kramp girmiş boşluğa takıldım.
Yazsan olmaz, yazmasan hiç olmaz insan, Metin Kaçan.
Bir benzerleri daha olamayacak Kaçan’lardan en küçükleri Fatih’le yakın arkadaştım. Metin Kaçan’sa hep uzaktan; bir şekilde Trainspotting doksanlarımızın Kuzuların Sessizliği hapishanelerinin maskeli Anthony Hopkins’iydi; hem güvenilir ve sağlam, hem çok korkunç ama bir yerden çok tanıdık, Metin Kaçan.
Ama asla gariban değil. Yani gariban hiç değil.
Metin Kaçan katiyen gariban değildi.
O hep çok tehlikeli ve kim olduğu hep flu kalmış hayaletli ve köhne köşkün arada kırmızı ışıklı bakan ve her zaman ama her zaman şefkatle gülümseyen, her an bir hinlik yakalamış gibi müstehzi bakan kontu gibiydi. Her an gülümseyen bu hali ona asalet katardı. Aklımda hep o gülümsemesiyle kalacak pek çoklarının aksine, bu yüzden çok şanslıyım.
Bir röportajında para hakkında “En önemli şey artık para” diye inanmadan konuşmuş olabilir ama büyük ikramiye çıkan bir bileti cigaralığını yakarken kullanabilecek nadir insanlardan biri, büyük bir hedonistti Metin Kaçan.
Haberin şokundan sonra kalbime üzüntüden bir ağrı girdi. Sebebini bilmediğim yoğun bir pişmanlık; o soğukta atlarken hissedebilecekleri yasak bölgesine girip, korku duvarını aştıktan sonra gelen mutluluğu duymaya çalıştım. Rüzgarı bu kadar şiddetle, dönüşü olmadan içinden geçirmek nasıl bir duyguydu.
Kulağında ölüme yakışır coşkulu bir müzik olmadan nasıl atlamaya cesaret etmişti, acaba o müziği gaipten duyuyor muydu, acaba atlatanından mı içmişti, acaba bir anda mı karar vermişti, acaba suçluluk mu duyuyordu, yetersizlik mi, anlamsızlık mı, yalnızlık mı, yoksa hepsinin birden kör düğüm olduğu yer mi, yoksa bir anda gelen muhteşem bir rahatlama hali miydi.
Vardı bir bildiği.
Yıllardır görmemiştim; gençlik yaşlarımdan aklımda kalan, Dolapdere’nin çok acayip karanlık dehlizlerinden birkaç önemli sahneyi, iyi aile çocuğu zıpçıktı bir başka arkadaşımla bana gezdirmiş, aslında sigortacı olmamız gereken hayatlarımızı yüzümüze daan diye vurmuş ve o kadar ki, bu memur hayatlarımızın güvenli duvarlarını eve dönünce öpmüştük.
Boğaz köprüsünün çelik halattan telleri kalbimizi zangır zangır titretip ölümün sazları ağıt yakarak her an sessizliği yırtarken ve Meto’nun dinmeyen ve bilinmeyen acı ve öfkesiyle uyum sağlamaya çalıştığı ve hapishanelerimizin anahtarlarını eksik eteklerinin mahrem yerlerine saklamış İstanbul artık her köprüyü geçişte daha fazla İstanbul ve köprü artık yetmiş metreden bir yer altı türbesi.
Coşku bağımlılarının tek sebebi umut ve heveslerini terbiye eden edepsiz ve haddini aşan bir öğretmen gibi seni adam yerine koymadan rüzgarlarında oradan oraya uçuruyor, yüzünü gözünü yerlere sürtüyor, üzerinde sigara da söndürüyor, susturucu takıp kafana tetiği de çekiyor, şehvetinden daha neler ediyor o hep aynı şeyleri anlatan bunamış hayat, evet.
Metin Kaçan’dan sonra eski tüfek arkadaşlarımla araştık, başsağlığı dileştik, hepsinin ortak sözü “Meğer ne çok seviyormuşum herifi” oldu. Bizlerin de bir gün öleceğini ve çok üzülündüğünü fark edip birbirimizle dikkatle ve hürmetle konuştuk.
Keşke o da duysaydı da dalgasını geçseydi.
Huzur içinde uç Metin Kaçan.
Her ne yapmış veya yapmamış olursan ol.
Huzur içinde uç.

Ah be abi…

23 Aralık 2013 Pazartesi

KISA BİR ANEKDOT MU, TOD MU YOKSA TOT MU.

              
Efendim lafı hiç dolambaçlandırmayacağım, derken dolambaçlandırma bölümünde sanırım bir nebze dolambaçlandırdım.
Neyse ki Çekoslavakyalılaştırmaya çalışmadım.
Konuya giriyorum:
Bir kimseye değer verdiğimde kılıbık bir erkek haline geliveriyorum. Nedense bunu fark eden bazı hanım arkadaşlarım da sürekli kürkler, pırlantalar isteyen kadınlar gibi bana naz yapmaya, fazla nazik halimden istifade etmeye başlıyorlar. Fakat bendeniz esasen Kadir İnanır gibi de bir hale gelebildiğimden, kendimden korkuyorum desem yeridir.
Beni en çok yoran, başıma gelen hayal kırıklıklarını yaşamak değil, onlara sinirlenme gücü bulamamaktır. Sinirlenme gücümü bulduktan ve içimden afedersiniz "assktrr lan" dedikten sonra hava hoş. Yani ben cingenleşebiliyorsam kendimi o konudan kurtarmışım demektir. Ama cingenleşemeyip de o kırgınlık halinde asil asil oturmak zorunda kalıyorsam o zaman verem dahi olabilirim. Ama cingenleşebiliyorsam çok rahatlıyorum, çıbanı boşaltmış oluyorum. Sinirim minirim kalmıyor.
Mesela bugün iki kişiye çok darıldım. Fakat içimden akşam vakitlerine doğru "adam mısınız lan siz assktrin hıyaraaları, düne kadar ajlıhtan ölüyodunuz" diyebildikten sona onlara olan sinirim ve kinim geçti.
Çingenlik olmasaydı ben bugün belki de varolmayacaktım.
Yazıya başlarken kendimi sevilmeyen, değersiz biri olarak görüyordum (bunda klavyemin r ve ğ tuşlarının hala bozuk oluşunun da payı büyük, çok bastırmak sinirimi bozuyor) fakat bunu yaşamama sebep olan kişilerle ilgili yukarıda geçen konuşma tırnaklarını hayata geçirdikten sonra bi rahatladım bi rahatladım, allah seni inandırsın çok rahatladım.
Sizin de sinirinizi bozanlar varsa yollayın içimizden aşağılayalım, taa hocağefendilere havale etmenize gerek yok yane.