17 Ekim 2012 Çarşamba

TATLI



Tatlı yememeliyim.
Tatlı yememeliyim.
İçeriden oğlanın çikolatalarını boğmamalıyım.
Pudingi de boğmamalıyım.
Kendimi oyalamalıyım.
Çocuk belgesel izliyor kaliteli vakit geçirmek istiyorum, beni susturuyor.
Tv seyrederken tatlı yemeliyim.
Ama yememeliyim.
Tatlı yememeliyim.
Yarın tiroidlerime baktırmalıyım.
Şekerimi ölçtürmeliyim.
Aile sağlığı merkezinde yaptırmalıyım.
Özel hastaneye gitmemeliyim.
Onlar alıyor 600 tl.
Aile sağlık ocakları alıyor 20 tl.
Keriz yerine kaç kez kondum bu hayatta.
Canım sıkıldı yine.
Ama tatlı yememeliyim.
Tatlıdan uzak durmalıyım.
Belki ufak bir parça yemeliyim.
Keşke yemeseydim.
Bir daha yememeliyim.
Bir daha tatlı yememeliyim.

27 Eylül 2012 Perşembe

HAYAT SANA TEŞEKKÜR EDERİM


Bugün çok sosyetik bir gün
spora gittim
sauna, buhar odası derken
yoruldum, örselendim

dinlenmeyi severim
evde oturmayı
boş dursam da boş durmayı

dinlenmeyi severim ben
kendi yöreme ait
taş kebabını
severim

şimdi kalkıp radyoya
minyonlara ve iri yapılılara
orta boylular, kısalara ve uzunlara
seslenmeye gideceğim yurduma

yurdumuzu kurtardı ulu atatürk
eğer kurtarmasaydı şu an amerikan mandasında
belki de radyoya gidiyor olacaktım ya da sabah spora
ama bir fin hamamı gibisi var mı tüm bunların yanında

keşke türkiye bölünmeseydi fikirsel olarak
herkes kendini istediği gibi ifade etseydi
ne mutlu olurduk
belki işsizlik sigortamız da olup
evlerde otururduk
yine de canım türkiyem
birlik beraberlik ve barış
der cem ceminay
o da mesela zengin bir insan
aferin helal olsun valla
alem aldı yürüdü
bense şimdi
gör götüm yolları
yürrrrüüüü treyd mil ile kardiyo yetmez
düş yollara

yakında ikinci albümüm geliyor
çeşitli besteler yapıyoruz
çok mutluyuz
belki o zaman paranın amına koyucaz
bir söz veremem
ama sanmıyorum
ben hayatın içinde olmak için varolmuşum

demir attım yalnızlığa
bir hasret denizinde
ve şimdi hayallerim o günlerin izinde
yüreğimde şeyler
hani var ya o şeyler
adı dilimin ucunda ama aklıma gelmiyor
belki bir sonraki şiirde hatırlarım
adını dağlara yazacağım.
teşekkür ederim.

3 Eylül 2012 Pazartesi

KIRMIZI BAŞLIKLI KIZ İLE KURT




Geçen gün, geçen gün dediğim de bugün aslında fakat akşam yemeğini sekiz gibi yiyip özellikle de üzerine düşünmeden yenilen bacaam kadar baklava sütunu yerleştirilirse mideye, siz de takdir edersiniz ki gün erken bitiyor. Kan şekeri zıplıyor, az sonra bir rehavet, bir uyku bastırması, erkenden zıbarıp yatıyor insan. E ben pek çoklarının aksine gecenin köründe evi çay bahçesine çeviren, bardaklar dolusu çay içen biri de değilim ki, televizyon karşısında gece geçireyim; alıyorum kitabımı, sırt üstü yatıp diyorum ki saat daha mesela dokuz, bir saat kitap okuyayım da bari hiç değilse ilkokul öğrencileriyle aynı saatte yatayım. Yoksa dokuzda yatmak da insanın gururuna dokanıyor.
Fakat maalesef bendeniz yatağa yatar yatmaz bir ayı çabukluğuyla uykuya dalan mannaş bir yapıya sahip olduğumdan daha kitabın ayracına eremeden gözlerim ağırlaşıyor ve elim ancak gece lambasının düğmesine kadar uzanabiliyor. Kapattığımda çoktaan uykumun derinliklerinde oluyorum. (Tam bu satırları yazarken içim yandığı için dolaptan bir bardak soğuk su aldım fakat kavunun kokusu sinmişti çok fena oldum.)
Derken, bu kadar erken yattığım geceler (ve maalesef aynı geceler aşırı yediğim gecelere denk geliyor,) sanki canlı canlı, bıyıklı, koca bir adam yemişim gibi midem rahatsız oluyor ve taş gibi bir göbek ile uyanıyorum. İşte o zamanlarda La Fonten'in çok yediği bir gece Kırmızı Başlıklı Kız'ı yazdığını, kızcuğazın babaannesini yiyen kurtun midesi gibi şişmiş olan kendi midesinden ilham alarak o masalı yazdığını anlayabiliyorum. Onunla özdeşleşerek yazdığı masalı artık bendeniz de o kurt gibi hissederek hatırlıyorum.
Kurtun hazin sonu, günümüz modern pedagojisinde artık karın deşilmesiyle bitmiyor. Demek ki La Fonten'in de bir gece karnının yemekten deşildiğini, masaldaki avcının kurtun karnını yardığı sahneden anlayabiliyorum. Buradan da rahatlıkla La Fonten'in o aşırı yemesinden kısa bir süre sonra götü yırtılırcasına sesler çıkararak osurduğunu, karısının yanında yatarken "götün deşilsin herif" diye beddua okuduğunu, la fontencağızın da gece aniden bu lafla ilhamlanarak (ve gaz arz ederek) bu masalı yazdığını şıp diye anlayabiliyorum.
Bir ek yapmak isterim; bence kurtun yediği babaanne de aslında la fontenin kendi karısı. Bence kendi hayatını bu tip dolaylı şekilde kullanmış olmalı. Şu anda bendeniz de kurt adamın, aman ya kurt adam demişim, kurtun (görüyo musun ya, işte yine hayvan gibi yedim ve uykumda kabus görücem, bilinç altım kurt adam diyerek rengini belli etti) nerde kalmıştım, işte ben de şu an rahatsızlık çekiyorum.
Ben bugün yoga yaptım, içim sevinç doldu. Şu an bunları yazarken aniden.
Kan şekerim bir anda yükseldi sanırım. Ondan.
Kim korkar hain kurttan.
Ayrıca kurt puslu hava sever. Yanındakiler düşünsün. Hahhhahhha...

31 Ağustos 2012 Cuma

BUNLARDAN HER ÇEVREDE VAR




Altına sıçma hikayemize gösterdiğiniz yoğun ilgiye çok teşekkür ederim sevgili blogır. Amına koyim bu yaştan sonra blogır da olduk ya, neyse.
Arkadaşlar öncelikle küfürlü konuştuğum için çok özür dilerim. Bana bu bloglar nedense sokak duvarına içini döken baskı altında tutulmuş ergenlerin paylaşım mecrası gibi geliyor. Biliyorsunuz cennet vatanımızın duvarlarında, banklarının üzerlerinde gerek sprey boya, gerekse bıçakla kazıma boya ile bilhassa da eskiden küfürler yazardı. Bunlar yüklemsiz küfürlerdi; ne bileyim sk, yrak, m, gibi kelime küfürleri idi. Bunları vakti olmayan gençler bir cümle içinde kullanmadan yazarlardı.
Apış aralarımıza olan uzaklığımız bir beden boyundan çok daha uzundur zira; yani eğilip bakamadığımızdan mıdır yoksa toplumun buraları çok ayıp yerler olarak tanıttıklarından mıdır, bu utançla gezmektense duvarlara kazımıştık çığlıklarımızı.
Fakat bendenizin küfürlü konuşma şeysim oradan gelmiyor; benim babadan geliyor.
Babam rahmetli, annnormal küfür eden bir adamdı. Kimsenin arkasından küfür etmezdi, herkesin yüzüne küfür ederdi. Meslektaşlarıyla mesleki bir tartışmanın içindeyken dahi "mına kodumunun götümün kenarı, sen ne anlarsın o bilmem neden" derdi fakat meslek icabı çok beyefendi insanlarla birlikte olduğundan kimse onunla muhatap olmazdı. Bu sayede dayak yemezdi.
Aslında laf aramızda, o küfür ettikleri gerçekten çok sinir bozucu kimseler olurdu ve onları sevmeyenler de babam ile yürek soğuturdu.
Bu sinir bozucu kimseler nasıldır bilirsiniz; prensiplerinden ödün vermezler. Fazla mimik yapmazlar, az konuşup fazla sosyalleşmezler. Evli olsalar da bekar hayatı yaşarlar, tam anlamıyla kırk yılda bir sevişirler, renkleri kaçıktır, çok cimridirler, aşırı inatçıdırlar fakat bu inatlarını inatçılık gibi sevimli bir şekilde yapmazlar; inatçılıkları bile inatçıdır. O inatları sadece dayakla kırılabilir cinstendir fakat elbette şiddete karşıyız.
Yani bu insanlar anal tiplerdir. Ve onlar kendi zehir gibi hayatlarını karılarına, çocuklarına da zehir eden çok adi insanlardır.
Ay çok sinirlendim şimdi. Yani şu an öyle bir tip gözümün önünde. Belirgin biri değil fakat görüyorum onu. Böyle gözlüklü, boş bakan, zaten bakarken sadece bir sonraki adımını düşündüğü için anlamlı bakmasının imkanı olmayan, en fazla 1.72 boylarında, saç telleri sert, genellikle erken beyazlamış (çünkü o kadar paylaşımsız ki, her şeyi içine atmış ayuoğluayı) ve bir şekilde bir gariban kız almış. Kadıncağız elindekilerle yetinen biri olduğu için bu herifle ömür tüketmiş. Ve muhakkak ilk ölecek olan da bu kadın fakat henüz bilmiyor. Bilse, elindeki tek kozu olan hayatını kurtarmak için hemen o evden uzaklaşır fakat korkuyor.
O herif var ya, kadın öldükten en fazla bir sene sonra bir kadın bulacak ve başına ömrü boyunca bir ya da iki kez gelecek o gülümseme, birazcık bonkörlük ve yüzüne renk gelme durumunu kısa bir süre yaşayacak, büyük ihtimalle mühendis ya da kadının hoşuna gidecek orta bir mevkide olduğu için de kadını kandırıp kapatacak ve aynı anal düzenine o kadınla bu kez devam edecek. Ha, bu tipler bir köy bakkalı da olabilir fakat hem kazıkçı hem veresiye vermeyen olacaklarından muhakkak köyün yarısını elde eder, sonra bir köy delikanlısı tarafından da çekip vurulur deyyusun dölleri.
Yani böyle.
Bu yüzden, babacığım iyi ki küfür edermiş bu tiplere. Yüreğim bak benim de soğudu şimdi.
Vallahi billahi.

23 Ağustos 2012 Perşembe

BİR ALTINA SIÇMA HİKAYESİ!


                               

Kakası gelenler, müjde!
Artık altına zçmak ayıp olmaktan çıkıyor. Nasıl mı? Hemen anlatayım...
Şimdi benim bu hayattaki en büyük korkularımın başında altına sçmak geliyordu. Ta ki bir arkadaşım on sekiz yaşına gelip kocaman kız olana ve annesi ile uzun bir otobüs yolculuğu yaptığı o günü anlatana kadar.
Bu arkadaşım İstanbul'dan yola çıkıp Adana'ya mı, Mersin'e mi, bir yere gidiyor, yolda aşırı kakası geliyor ve annesi yavaşça şöförün yanına gidip "Afedersiniz şöför bey, kızımın acil tuvalete gitmesi gerekiyor" diyor, şöför "Mola yerine az kaldı, bekleyin biraz" diyor, annesi yerine döndüğünde "Kızım dişini sıkıver, mola yerine az kalmış" diyor, arkadaşım "mümkün değil, kurtarmıyor" diyor, annesi yine yavaşça şöförün yayına gidip "şöför bey, kızım müşkül durumda, muhakkak durmak icap eder" diyor (çünkü annesi eski istanbullu) ve şöför aşırı gıcık biri olduğu için "Mola yerine kadar bekleyin" diye kestirip atıyor, derken arkadaşım altına sıçıyor.
Midenizi bulandırmak da istemiyorum ama hem de ishal.
Eski İstanbul hanımefendileri bazen şok geçirince fazla açık sözlü olurlar, kadıncağız panikten son derece kibar bir şekilde "Hiiii kızım sıçtı. Kızım sıçtı. Kızım neden sıçtın, keşke azıcık daha götünü tutabileseydin" diyerek hakiki duygularını dile getirmiş ama öldürmeyen olay insanı güçlendirir ya, arkadaşım o günden sonra bir daha altına sıçmamış.
Şöför hayvanı otobüsü sağa çekip (nasihatten anlamayanın hakkı kötekti aslında ama neyse) çalıların orada devamını yapmak için durmuş fakat devamı yokmuş. Benim arkadaş (Allabbelamı versin bu arkadaş ben değilim, bak na sana yemin sayın okur) yapacak başka bir şeyi kalmadığı için ıslak mendillerle temizlik yapılmış fakat maalesef o dönemler ıslak mendiller şimdiki gibi hassas değil, kolonyalı, neyse ama silinmiş ya senonabak. Bavul kapağı açılıp tüm bavullar aşağı indirilmiş, bizimkinin bavulu bulunmuş, karanlıkta beyaz kıyafetler fosforlu fosforlu konfeti gibi etrafa yayılmış, içinden temiz kıyafetler bulunmuş ve olay yarım saat rötar ile halledilmiş. E tabii otobüse geri dönerkenki bakışları hayal etmek istemiyorum. Bence siz de etmeyin.

13 Ağustos 2012 Pazartesi

YAYIN BALIĞINI BEN OLSAM ELİMLE YAKALAMAM


Bu Discovery Çenıl'da bir belgesel var, galiba sadece pazartesileri gösteriliyor, onu da programın adının "pazartesi balık günü" oluşundan anladım; işte orada bir grup adam var, bulamaç gibi bir göle girip elleriyle Yayın Balığı yakalıyorlar.
Ellerini bulamacın içine sokuyorlar, üzerlerinde günlük kıyafetleri oluyor, balığı kışkırtıyorlar, balık önce bakıyor, bakıyor, sonra sinir olup ham diye insanların ellerini ağzına götürüyor. Ama dişleri olmadığı için sanırım düşmanını ya da avını diyeyim (çünkü hayvanlar düşmanca duygular sanmıyorum ki beslesin) emiyor. Muccck muccck diye, suyun içinde emiyor.
Şeker gibi. Emiyor.
Sonra bu bir grup insan pek seviniyorlar, pek eğleniyorlar balık hamle yapınca, programın bütün konusu da bu oluyor. Deh! (Anneannem bir şeyi saçma bulunca yüzünü ekşitip 'deh' derdi.)
Ben böyle ossuruktan bir belgesel görmedim.
Eğer diyelim ki diziler olmasaydı da sadece belgeseller olsaydı, yani onun gibi böyle entel entel ve de asosyal programlar olsaydı, o zaman da kesin böyle belgeselleri beğenmeyecektik. Ve eminim ilk sevmeyip küçümseyeceğimiz belgesellerin başında bu yayın balığını emzirtme, sonra da patlama çatlama denemeleri olan belgeseller gelecekti. Hani dinamitle bilmem nereleri patlatıyorlar ya anormal herifler, işte o belgeseller.
Onun gibi gıcık insanlar var, ipe sapa gelmez işler yapan.
Ama Amerika'da yapıldığında sanıyoruz ki bu adamlar çok zengin oluyor bu saçmalıklarla bile. Oysa onlar da acından ölüyor.
Mesela araba çok ucuz, petrol çok ucuz diye biz onları zengin sandığımız için, bu aptal belgeselleri yapanları da zengin oldu sanıyoruz. Aptal derken, yukarıda bahsi geçen belgesellerden bahsediyorum.
Ama yine de para ile ölçüm yapmamak gerek. Yani onca uzunluk ölçüsü varken.
Bu şekilde yani.
Bir de bir şey diyeceğim, bu sene hepimiz çok yaşlanmışız gibi geliyor.
Mesela geçen sene bu kadar yaşlanmamıştık gibi geliyor.
Acaba bana mı öyle geliyor?
Ama mesela televizyona bakınca eskiden tanıdığımız insanların seslerinin bile yaşlandığını farkettim.
Acaba benim kulağımla ilgili bir durum mu bu.
Çünlü yaşlanınca sağır olunmaya başlanıyor ya.
Onun için.
Efenim?

3 Ağustos 2012 Cuma

SOSYAL YIRTILMA


Artık sosyal hayattan tamamiyle elimi eteğimi çekmiş bulunmaktayım. Tanımadığım insanlarla aramda ince bir zar vardı, onu da yırtmış bulunmaktayım. Bunu annem yapardı da çocukken ondan hep utanırdım, artık ben yapıyorum ve oğlan utanıyordur. Ne mi? E n'apıyoruz burda, anlatıyoruz herhalde di mi, siz de iyice aptal sanmaya başladınız ha. Ya insan der ki "kadıncaaz mı kızcaaz mı işte bişey anlatıyor, ben de iki dakka sabırlı olayım da, olaya dahil olma gayreti görtermeyeyim, besbelli anlatacak" der. Ama maşallah sizdeki çene 'çan çan çan' beş karış, daha anlatacağım şeye başlar başlamaz "Neden bahsediyorsun, ne ne" dediğinizi duyar gibi oldum ve sinir oldum. Demeyen arkadaşlardan özür dilerim.
Aslında bu ani sinir patlaması ne demek istediğimi anlattı.
Şimdi şöyle:
Ben sizi tanımıyorum, di mi? Ama bir anda cayır cayır kavga etmeye başladım. İşte böyle. Normal hayatta da bunu yapıyorum. Çatır çatır sokakta bir anda kavga etmeye başlıyorum. Diyelim ki yanımdan götünü yırtma sesi ile bir motosiklet geçti ve hemen ilerideki 80 saniye yanan o uzun kırmızı ışıkta durdu. Derhal yanına seğirtiyorum ve   onun bu sesi çıkarmaya ne hakkı olduğunu, ses çıkararak dikkat mi çekmek istediğini, kendini bu şekilde özel hissediyorsa sadece gerizekalı göründüğünü, kompleksli misin kaardeşim şeklinde belirtiyorum. (Normalde Cennet Mahallesi'nden tanıdığımız görüntüler bunlar.)
Işıkta motoru bırakıp gelip kavga da edemiyor, bir anda karşısında belirdiğim için de o şaşkınlığı atması biraz zaman alabiliyor. Bazılarının yüzünde çok aptal bir ifade oluyor o zaman da içim acıyor, üzülüyorum, kelimeleri yumuşatmaya başlıyorum ve sonunda bu dengesizliğimle aslında motorun o kadar da kötü bir şey olmayabileceğini, tehlikeli bulduğum için motor sürücüsünü korumak için böyle bir sinir yaşadığımı ekliyorum o seksen saniyeye.
Bunun gibi pek çok örnek verebilirim.
Geçen gün toplu taşımada yanına oturduğum şöför zar zar zar bir yandan telefonda konuşurken bir yandan da deli skmiş gibi gidiyordu. Yani dolmuş bi yan yatsa sürüklene sürüklene İzmit'e kadar kayarız Allah korusun; ne hikmetse yol da öyle açık.
Hemen adama dönüp "Ya yol tıkalıyken konuşsana kaaarrdeşim! Dikkat ettim, ne zaman trafik açıldı o zaman aldın eline telefonu. Rahatsız mısın, nesin anlamadım ki." Bunun üzerine şöför gülümseyerek yine o saf yüz ifadesiyle "Yok abla, iftara çağırıyorlar da, ben de bu seferi bitirip öyle gidicem, ondan acele ediyorum, telefondaki de annem, ben gidene kadar onlar da yemeyeceklermiş" dediğinde içimdeki minyatür volkancık faaliyetlendi ve kapakçıkları açılıp vicdanımın üzerine hörrrr diye lavlar, korlar, bilimum sismik faaliyetler doluştu ve "Hayır ben sizin iyiliğiniz için söylüyorum, ben inerim giderim eve fakat siz her gün kullanıyorsunuz, Allah korusun kaza bir kez yapılıyor" dedim ve ekledim: "Allah kabul etsin" ama annemin Kemalist refleksiyle bir ezber tombalası çektim, bingoo ne çıktı?: "Unutmayın ki, çalışmak en büyük ibadettir."
Yani aslında o kadar yaşlı değilim fakat yetmiş yaş tepkileri veriyorum sosyal hayata. Eskiden işte, çekinirdim sosyal hayattan, tanımadığım insanlarla konuşmazdım son zamanlarda annem gibi zar zar konuşmaya başladım. Sanki herkesle akraba gibi.
Mesela sağ olsun annemle bir dükkana girseniz, çıkarken nereden baksanız on beş dakika kapıda dükkancı ile geyiğinin bitmesini beklerdiniz. Sigarayı bıraktığımdan beri gerçi bu süre kısaldı. (Sanki sigara gereksiz vakitleri uzatıyor. Valla bak.)
Bir arkadaşım da benim gibiydi ve zamanında bir adamla kavga ederken adam bunu saçından tutup elli metre sürükledi. Bu arkadaşım bir iki kez daha böyle şiddet görünce (ama o benden daha manyak, yani o basbaya kavga için yapıyor ve vicdan azabı çekip de kavga ettiği kişiye sonradan acıyıp dengesiz yumuşamalar yaşamıyor) ve İsviçre'ye taşındı. Kırk yılda bir dönüyor buraya ve siniri hiç de geçmemiş. Sevmiyor bu ülkeyi.
Hiç sevmiyor. Hatta bir tarafı da İsviçreli olmuş artık. Vigiyts filan diyor. Ben de gut diyorum. Ama o kadar.
Ama biraz yapmacık olacağım. Ha, diyeceksiniz ki normal bir insan olmak yapmacık olmak mıdır diyeceksiniz. Benim için öyle. Benim normalimde normal olmak yok dolayısıyla herkesin normalini yaşayabilmek için yapmacık olmam gerek.
Ha diyeceksiniz takıl kafana göre, fakat o zaman biraz, nasıl diyeyim, deli gibi olur. Yani evinde laylon torba biriktiren, arada onları yıkayıp balkona asan, dışarıdan geçenlerin "işta burası o delinin evi, bak bak görüyon mu kediler, yetmiş tane" diyecekler.
Haaaa bir de şu vaaaar: Memo geçen ne dese beğenirsiniz!? "Anne, dedi, sen kesin yaşlanınca evinde yetmiş tane kedi besleyenlerde olacaksın" demez mi! Çünkü o biliyor delilerin  kedi saplantısı olduğunu.
Ona eski kuşaktan olsaydım kinayeli bir ses tonuyla ve gerdan kıvıra kıvıra "Aman evlaaaadım, inşallah öldüğümde de haberiniz olur da kedilerim yemez beni" deyip göz de süzebilirdim. Fakat yuh artık o kadar da değil; ben bu sosyal yırtılmayı modern bir perdeden yaşıyorum. Annem de modern olarak bu sosyal durumu yaşıyor Allah için. Hatta annem biraz da mesela dükkan sahibiyle müşteri oluşunun bilinciyle zengin gibi mi desem, yani biraz daha mesafeli, hafif öğreten adam gibi davranıyor.
Ama ben henüz acemiyim ya, ondan sanırım vicdan dalgalanmaları yaşıyorum.
Bu vicdan dengesizlikleri beni çok yıpratıyor. Bir de öfke çıkışları. Bu yüzden geçen gün bir ilaca mı başlasam demiştim.
Ama başlamadım. B kompleks vitamine başladım. Belki komplekslerime iyi gelir.

1 Ağustos 2012 Çarşamba

BU HAVALAR ÇOK HOŞUMA GİDİYOR


Bugün hava ne kadar iç açıcı İstanbul'da, kapalı mı kapalı.
Benim içim kapalıyken hava açık oldu mu iki katı kapanıyorum içime çünkü. Düzeleceğim varsa da düzelmiyorum hava öyle riyakârlık yapıca.
Ama bugün "Al sana, ben kapattım içimi sen ferahla" dedi hava. Bir nargilenin kavanozu ('ser') gibi içim dumanlı, kor konan yeri yani lülesi, lüle lüle iniyor omuzlarıma, ağırlık yapıyor bu sıcaklık hissi.
Şimdi bugün uzun zamandır mahalle arası herhangi bir nargilecinin herhangi bir nargilesi hissimin üzerine cosss diye bir su döktü hava. Yağdı da kurtuldum. Ama neredeyse Haziran'ın 11'inden beridir içimde yanan boşluk ateşi (aslında yanan havadır) bugün bir sükûn buldu.
Nası huzurluyum. Nası huzurluyum.
Dün mesela, meslek icabı değil, istediğim için bi komiktim bi komiktim, normalde son iki aydır tanısanız hiç sevmeyeceğiniz beni dün tanısanız bi severdiniz bi severdiniz.
Yani bitki gibiyiz: Serin esen rüzgarlı bir yaz gününde, akşamdan yağmurlu kapalı havalarda ağaçlar nasıl neşe içinde yemyeşil fışkırır, sağa sola dans eder ve üç aylık yaz tatilinde bir anda, ergenliğe geçen çocuklar gibi serpilirse, işte öyle, rahatladım, boy attım.
Çok mutlu oldum.

26 Temmuz 2012 Perşembe

KISA BİR NE OLUYOR BU, ÖYKÜ MÜ, HİKAYE Mİ, NE?


Dün ilk kez yaşadım bunu. Yani birazdan anlatacağım şeyi.
Şu aralar biraz melankolik zamanlar geçiriyorum. Hal ve tavırlarım pek o kadar melankolik değil ama içime sıvaşmış bir umutsuzluk ve sıkıntı hissi var. Sebebini bilmediğim ve düşünmeye üşendiğim garip bir, pişmanlık gibi, bunaltı gibi, umutsuzluk filan gibi bir his sürekli iki ciğerimin arasında öylece duruyor.
Bunu değiştirmek kolay iş bu yüzden bu duyguyla yaşamaya alıştırdım kendimi. Sıkı bir ter atma, yarım bıraktığım işimi bitirme, araştıracak bir konu bulma hatta hatta mp3 playirımdaki play listimi baştan aşağı yenileme, sanırım işe yarar.
Bir de aslında aynı rutini yaşamaktan da bu şekilde hissedebiliyor insan. Sanıyorsun ki radikal bir hareketle bir şeyleri şak diye kessen, istediğin hayat için öz saygının kendini kahraman gibi hissedeceği bedelleri ödemeye göğüs gersen, dolayısıyla ellerin yağlı gibi hiç bir şeye dokunmadan bütün zerrelerinle göç etsen, düzelecek her şey sanıyorsun. Ama bunun sanrı olduğunu bildiğin için rutinin daha aklı başında geliyor.
Dün işte bu Bağcılar - Kadıköy rutin trafik hattında kitabımı okuyarak serviste oturuyordum. Okuduğum kitap umut ve yaşama saygılı, betimlemelerinde hep doğanın yeşilliğini fon alan, çok sevdiğim bir aile büyüğümüz, Herman Hesse. Dolayısıyla sıkıntımın sebebi o olamaz. Ha, bak geçen hafta Zombi diye bir seri katil hikayesi okumuştum, onda epey darlanmıştım o da neden, yazar, ki Joyce Carol Oates'ı da çok severim, o hikayesinde nedense gerçekçi dursun diye seri katilin ağzından yazarken "ve"yi "&" olarak yazmış. Ve sayfa başına düşen & sayısına inanamazsınız. Kardeşim biz de sembollerden kaçmışız bunca yıl, akla karayı seçtim kitabı okuyacağım diye. Yoksa bir manyağın ruh halini güzel anlatıyor. (Ben bu Amerikan edebiyatını çok seviyorum şaka maka.)
Ne diyordum, ha, evet, bu sene kırk yaşımdan gün almaya başladım, Allah bağışlasın, bunun da ruhuma bir etkisi olabilir. Yaşlılık, ölüm, yalnızlık, yaşama amacı, sürekli bunları düşünüyorum. Mütemadiyen bunları düşünüyorum. E siz de takdir edersiniz ki hiç birine geçerli bir sebep bulamıyorum. Dolayısıyla dışarıdan belli olmadan son derece içime kapanık yaşıyorum bu Bağcılar- Kadıköy trafik hattında.
Benim için şu aralar hayatın en büyük lüksü, servise erken binip ön konsolda yer kapmak. Böylelikle kafayı kaldırıp da İstanbul'a bakacağım zamanlar son model minibüslere has o konforlu koltukların önünde hayatı gösteren dev ekrandan İstanbul'u seyrediyorum. Saolsun servis şöförü de muhabbetçi olmadığı için yolun sonuna kadar tek soru sormuyor. Bazen soracak gibi oluyor ama kulağımda kulaklık olduğu için çok üşendiğimde duymamış gibi yapıyorum ve hiç suçluluk hissetmiyorum. Zira soruların gerekli olanlarını da gereksiz, sırf yolda giderken canı sıkıldı diye geyik açmak için sorulduğunu da bilecek yaştayız şükür.
Dün işte, ama bir dakika, o kadar acımasız değilim, bazen çocukcağızın bir insan yüzü görmeye ihtiyacı olduğu zamanlarda aile jargonundan bir iki kelime söyleyip kendini yalnız hissetmeyeceği kadar samimice bir gaz veriyor, kitabıma dönüyorum. (Çok samimi de olmuyor bu bir iki söz, çünkü o zaman yavşaklık da olmasın diye. İnsani oluyor daha çok.)
Dün işte, tam yine sıkıntılı sıkıntılı (ki belki de bu sıkıntı tamamen sıkıntıdandır, yani yine nereden baksan bir buçuk saat o arabada oturuyorum) kitaptan bir ara kafayı kaldırıp boz renkli şehre bakmaya başladım. Her yer her yere ne kadar benziyordu. O çirkin binaların arasından ama çok ufak bir arasından, bir ara gök yüzünü gördüm. Bir martı bir amacı varmış gibi gidiyordu.
Hani aşıklar aşık oldukları kimseyi görünce kalpleri takır takır heyecanlanır ya, çok garipsedim, martının o uçuşu kalbimi heyecanla çarptırdı. Bir an, nefesim kesildi heyecandan. Çok küçük bir an. Bu heyecanın devamını getiremedim çünkü buna heyecanın yerini şaşırmak aldı. Keşke şaşırmasaydım.
Denize doğru gidiyordu besbelli martı. Ama emlak ofisi gibi deniz manzarasına değil, martının uçuşundaki emeğe, öne doğru kendini ittire ittire gideceği yönü bilir haline, buralarda hala ne istediğini, nereye gittiğini bilen canlılar yetiştiğine kalbim çarpmıştı. Bir de doğaya ait oluşu vardı tabii.
Bu heyecanı ilk deneyimleyişimdi. Doğaya duyduğum ilk aşktı bu.
Çok hoşuma gitmişti. Sanki kitabımın birinci bölümü dün bitmiş de, ikinci bölüme geçmişim gibi. Güzel bir duygu idi bu. Genel manzaraya bakınca, kendini vererek hayatını okuyunca, hikayenin devamının umut dolu olduğunu hissettiren, güzel bir ipucuydu.  
Karakterleri artık tanıyordum. Şimdi sıra olay örgüsündeydi. 
Bakalım olaylar nasıl gelişecekti.
Bir de en önemlisi, türü neydi.
Ama olayın geçtiği yer sadece şehirden oluşmamalıydı. Bir de aynı rutinden.
Artık biraz mekan anlatımlarına ihtiyacım vardı. Yeni yerler, yeni doğalar.
Bunun için sadece yazmak yeterliydi.

BİR TERZİ KOPUYOR ZAMANDAN...


Tırnaklarımı kestiğim iyi oldu; bazen kendi kendine o kadar uzayıp faraş gibi oluyorlar ki, e neticede yazı yazmak da piyano çalmaya benzeyen bir eylem; forte morte oluyorsun arada gaza gelip, zaman zaman gözlerini kısıp piano, andante felan oluyorsun, tırnakla olmuyor hassas tuşe. Dolayısıyla iki haftadır ben de diyorum neden canım yazmak istemiyor, meğersem toynaklarım uzamışmış, ondanmış.
Çok acele bizim mahalle terzisinden bahsetmek istiyorum:
Bizim mahallenin bir terzisi var, küçücük bir dükkanı, önünde alacalı emektar bayan kediden türemiş pek çok kedisi, yan tarafında mahallenin, çok efendi ve iyi bir insan olmasına rağmen göz kapakları kırmızı ve kirpikleri açık renk olduğu için, ucuz olduğu halde bu antipatik halinden dolayı çok az kişinin gittiği ucuz kuaförü, üst katta da apartman bir an önce müteahhitlerin eline geçse de biz de artık bir konfor yüzü görsek diyen sakinleri oturuyor.
Bu terzi dükkanı o kadar küçük ki, her önünden geçtiğinde Kibritçi Kız'ın babası gibi duygulara gark oluyor, bir an önce paçaları uzun gelen bir pantalon alsam da bu emektar adamcağıza kısaltsam diyip duruyorsunuz. Ve aldığınız pantalonlar uzun uzun gardropta bekliyor, bir yıl, iki yıl ama kısalmıyor bir türlü. O bahtsız terziye gitmiyor.
Kış geceleri dükkanın önünden geçerken ıssız sokağa ıssız bir ışık yayılıyor, bir gaz lambası gibi nasıl durabiliyor, bu devirde şehir şebekesi derken, terzinin o saatlere beş liralık paçaları yetiştirdiğini görüp üzülüyorsunuz, çocukluğunuzdaki acıklı masal girdabına düşüyorsunuz.
Fakat bugün öğrendim; bu bizim emektar terzi meğer çok çapkınmış.
Gelen kadınlara çok fena yazarmış. Bizim evde temizlik yapan Melahat'e dedim ki "Melahat, dedim, ben çok üşeniyorum, şu üç pantalonu al da o terziye götür, sonunda o da kazansın, ben de.
Melahat giderken "Abla, o adam çok çapkın, geçen gün kapıcı söyledi, kadınlara hep çapkınlık yaparmış."
"Allah Allah" dedim, sayın Allah'ım sanki bir soru kipiymiş gibi.
Şimdi şöyle: Pantalonları giyip ölçü almaya üşendiğim için (çünkü ben ayakta durup da biri ölçü alıyorsa kendimi yükseklerde çok yalnız hissederim ve bu kadarlık bir yalnızlık hissi bile hiç hoşuma gitmez,) ayağıma uzunluğu tam gelen bir pantalon bulup, referans alması için hepsini Melahat'le terziye yolladım.
Melahat geri geldi; "abla, dedi, bu şekilde ölçü alamazmışsın, seni çağırıyor, dükkan küçükmüş ama üst katta evi varmış, orada ölçü alabilirmiş" dedi.
Melahat'e "Bak Melahat, onun ben ağzına sıçarım, hemen git pantalonlarımı geri al, onun ebesini s*kmeyeyim" dedim, Melahat de geri almaya gittiğinde "Taam taam örnek pantalonu getir" demiş.
Bu terzi meğer o küçücük dükkanda Kibritçi Kız'ların kış gecesi fantezileriyle bir ömrü bize zehir eden bir herifmiş.
Bilemiyorum, belki gerçekten evi namuslu bir evdi ama ben istemedim namuslu olmasını ve yargıyı bastım. Verdim yargıyı.
Neden, çünkü onun cinsi sapık dedikoduları işime gelmişti.
Şimdi artık kış geceleri dükkanının önünden geçip de sıcak evime giderken vicdan yapmayacağım ve "beter ol pezevenk" diyebileceğim iç rahatlığıyla.
Yaşlanmak sanırım bu şekil bir şey; gerçeklerle seneler içinde daha fazla yüzleşip, vicdanını rahat ettirmek.
Gerçeklerle daha fazla yüzleşip, yüzüne bok koklamış gibi bir ifade yerleştirmek.


24 Temmuz 2012 Salı

MILK SHAKE


Ay bu kedi çok güzel uyuyor: Sütlü. Uyumak çok yakışıyor keretaya. Adı gibi hakikaten, sütünü içmiş de huzurla, uysal uysal uyuyor gibi.
Benim canım milk shake istedi. Bu milk shake ilk kez Mc Danıldz'lara geldiğinde kafayı yiyecektik. Bizler ilk kez milk shake dediğimizde on beş yaşlarındaydık, sanıyorum, çocuksu damak tadımız henüz kaybolmamıştı ve daha önce neden Amerika'da yaşamıyoruz diye çok üzülmüştük. Kapitalizmin hastası olmuştuk. Evet, bir tek milk shake içün. Ayıp mı buldunuz? Yok yaa! Siz herhalde Rusya dağıldıktan sonra o bloktan gelip de bir kutu kesme şekere veren kadınlar olduğunu duymadınız. Bir kutu sakız için kızlarını bu ülkeye yollayan (yemin ederim bir kutu Turbo sakız için) niüce Doğu Bloku insanı gördü bu topraklar maalesef.
Şimdilerde artık tatlıya doydu dünya. Hatta geçenlerde bir haberde okudum, çok zararlı olduğu için ileride bir zamanda yasaklanacakmış şeker ve şekerli şeyler.
İnsanoğlu böyle; önce müptela eder, sonra yasaklar. Olayı bu. Doğmak ve sonra zike zike ölmek gibi.
Tuna Kiramitçi diyor ya, git kendini çok sevdirmeden diye, onun gibi.
Şimdi mesela popüler kültür de bu şekilde. Önce göklere çıkarıyor, alkışlıyor, kendine bağımlı hale getiriyor, sonra küt! çöplüğü boylatıyor. Popüler Kültür Düşkünler Evi kursam acaba çok kazanır mıyım? Müşterisinin çok olacağı kesin ama aidatları ödeyemeyebilirler çünkü popüler kültür alkış sadakasıyla bu insanları yüceltirken sigorta yaptırmadığı için emekli mayışları olmayacak, dolayısıyla bir hayırseverin bağışlarıyla ancak açabilirim orayı. Bu yardımseverler de popüler kültür mağdurlarını değil, bence kimsesiz çocukları, Mehmetçik vakfını, efendime söyleyeyim, Kızılay'ı filan düşünür önce. Oysa popüler kültür mağdurları kimsesiz çocuktur, popüler kültür mağdurları afetzededir. Askerliklerini de yapmışlardır, filan.
Yani bir milk shake nelere kadirmiş.

TANRI ZAR ATAR LAN, HASTA ETME ADAMI


Bunun bir sebebi olması gerekiyor. Yani şunun:
Bir gün ruhun dev coşkulu iken, ertesi gün büyük bir parti bitmiş de, iyi gün dostları ne var ne yok boklanıp evi boşaltmış, pisletmiş ve defolup gitmiş gibi bir his dolabiliyor içine.
Bu da sanki hiç bitmeyecek bir ovada yürüyormuş ve yol hiç bitmeyecek gibi bir boşvermişlik yaşatabiliyor. Çöl değil, ova. Yeterli su var, yeterli yeşillik, hiç bir şey ne az ne çok.
Sıkıntı yok, coşku yok. Sadece olması gerektiği kadar.
Böylesi yavan ve şükürlük.
Bazen iki gelir, bazen altı. Ama ortada oyun yoksa sadece zar atmış olursun.
Amaçsızken altı atsan kaç yazar, bir atsan kaç.
Yat uyu ya.

19 Temmuz 2012 Perşembe

ADALET


Eski iş yerlerinden birinden bir kızla karşılaştım geçen gün.
O iş yerini günahım kadar sevmem. Hatta günahımı severim de o iş yerini sevmem, oradaki çoğu kimseyi sevmem. Neticede günahından bir şeyler öğrenir insan.
Geçen gün işte, oradan bir kızla karşılaştık. Eski sosyetik oyununa (paardi göörl) devam için sosyetik sosyetik bişeyler dedi. Oysa ben son iki senemi biraz Bergen, biraz Gülden Karaböcek gerçekliğiyle yaşıyorum; gerçekler tek bir gölgesi olmayan cascavlak güneş altındaki, uçsuz bucaksız toprak araziymiş, ben de epey yolu olan, hem gözünü kıstığında kaz ayağı yapacak diye korkan, hem de "aman nolcak canım, doğallık iyidir" diye ikircikte kalmış halde yaşıyan biriyim. Kendi derdim kendime yetiyor yani.
O parti dünyası bana göre değil. Kız da bundan kıllanmış olacak (düz kamçı fönlü saçlarını hayalimde bir savurdu, yanağımda çakı sıyrığı oldu,) gözlerimin içine acele acele baktı (acelesi vardı) ama işini kendi için iyi yapan ve zamanı çok iyi değerlendiren birinin titizliğiyle, bir sağ gözüme bir sol gözüme baka baka içeri zorla girmeye çalışıp (burada saçmaladı çünkü ben gözlerimi kasmıyordum ki, buyursun baksındı,) bütün çekmeceleri açtı açtı açtı, hızlı hızlı açtı, bütün çekmecelerin, bütün dolapların içlerine baktı, hızlı adımlarla odaları dolaştı ama hayır, hiç bir şey bulamadı. Baktı benden ona durum olmayacak, sinirle kapıyı kapattı gözlerime. Kapıda durmuş onun bu panik halinde kendini arayışına bakıyordum.
Bulamayacaktı. Bende en azından. Kendini bulamayacaktı.
İntikamımı almıştım.
Nıhahahaaa!
İntikam soğuk yenen bir yemekti neticede. Sahi, bu lafı anlamıyorum. Ya soğuk yenen bu yemekten sonra intikam alınan kişi de soğuk bir yemek gibi intikam için çalışmaya başlarsa? Yani bu sonsuza dek böyle sürüp gidecek mi, kan davası gibi?
Bence kayıtsız kalmak güzel şey. Ben gözlerimi, kız ararken kayıtsız kalıp bırakmıştım, polis gibi aramıştı. İntikam kayıtsız kalarak kendiliğinden alınmıştı.
Galibe intikam soğuk yenen yemek değil de, daha çok soğuk yenen yemeğin hazım bölümü. Siz bir şey yapmıyorsunuz, mide öz sularınız sizin haberiniz olmadan yapıyor.
Ay iyi ki kız bunu bilip de mideme girmeye çalışmadı.
Gerisini düşünmek bile istemiyorum.
Çok şükür diyip konuyu kapatalım.

17 Temmuz 2012 Salı

KESİK EL VE DENİZDEN PİRANHA ÇIKSA BABAMI YER ALLAH KORUSUN



Valla sizi kutlamak lazım!
Biz o kadar "Piranhalar, köpekbalıkları bu yaz da gelicek, azımıza sıççak" dedik, öbürü ordan "Piranhalar" diye, tam yaza girdiğimiz günümüz Türkiye'sinde sinemalara o ossuruk filmini koydu (epey de hasılat yaptı,) ama bakıyorum daha hala cennet sahillerimizde, insan kaynıyor.
Fakat siz de takdir edersiniz ki, duyarsız insanlar kaynıyor.
Çünkü bir insan duyarlı olsa der ki "Yahu, der, bu insanlar haybeye konuşup yazmıyor, 7. sanat olan sinema sanatıyla Piranhalardan dem vurmuyor" der.
Ama siz demediniz, helal olsun. Ne diyeyim, cesurmuşsunuz. Ben o kadar cesur değilim.
Çocukken "Kesik El" diye bir film seyretmiştim. Ben demek ki, haybeye o filmden korkumuşum.
Bu filmi müteakip Yıldırım Gürses'in varoş şarkısı (Allah nimet eylesin) "Eller eller eller, eller eller eller" çıkmıştı da TSM (Türk Sanat Müziği) zehir olmuştu. İyiki de olmuştu. Çünkü o zamanlarki TSM Sibel Canvari, Serdar Ortaçvari bir müzik oluşumuydu. Klasik TSM değildi. İyiki de değildi. Çünkü KTSM (Klasik Türk Sanat Müziği) çok sıkıcıydı. Fakat iyiki de sıkıcıydı, böylelikle KTSMKTPMTARPMB (Klasik Türk Sanat Müziğinden Kaçarken Türk Pop Müziğiyle Tanıştım Ama Retro Pop Müziğiydi Bu.) Yani Ajda'lar, Erol Evgin'ler, Semiramis'ler, Yeliz'ler Meliz'ler, işte hep bu zıpçıktı Pop trenindeydi.
Pop dnleyen aileler daha modern gibi dursa da aslında sanıyorum ya dejenere küçük burjuva ailelerdi, ya da galiba benim anne baba beni biraz geç doğurmuştu. Çünkü bizim evde asla KTSMKTPMTARPMB dinlenmezdi. Bizde hep KTSM dinlenirdi. Ama nereden gelmişti bilmiyorum, evde bir iki Ajda plağı vardı. Bir iki dönemin solcularını temsil eden türkü plağı, bir tane Emel Sayın plağı, Elvis Presley plağı (ki Elvis'in ve Beatles'ın kütük gibi araba kasetleri de vardı, rengi de beyazdı. Ama bu kütük gibi kasetler öyle bildiğimiz kasetlerden değil, sanırım benim çok yaşlı olduğumu anlatmaya çalışan ve bir görünüp bir anda da ortalıktan kaybolan bir kaset cinsi. Ama çok kalın, böyle tuğla gibi kasetler.)

Yani işte bu kesik el, bilekten kesik bir eldi ve pıtı pıtı evin içinde yürüyüp adam boğazlardı. Evde bet bereket bırakmamıştı. Terbiyesizlik etmişti. Bence afedersiniz masturbasyon yapacağı bir mecra bulamadığı için potansyel cinsel enerjisini adam öldürerek sağaltıyordu deyyus.
İşte böyle; birileri etkilensin diye birileri bir şeyler yapıyor, kimileri etkileniyor, kimileri etkilenmiyor.
Bendeniz etkilenen kesimdenim, denize korkusuzca girebilenler, hadi öyle demeyeyim de, filmlerden ve yazılardan etkilenmeyenler, müziklerde coşkunlaşmayanlar ya da gözleri yaşarmayanlar diyelim.
Ben mesela film seyretmesem, müzik dinlemesem bile yürürken durup dururken bazı manzaralara gözlerim yaşarır. Geçenlerde mesela bir oğlanla bir kız sokakta buluştu; oğlan belli ki niyeti ciddi kızla, abi bi sarıldı kıza, gözlerini filmlerdeki gibi bi kapadı (ki üstelik kıza götünü yiyim de çekemezdi çünkü kızın arkada ne bunu görecek bir ailesi ne de kendi görecek gözleri vardı) ve benim gözlerim çok yaşardı, güzel ve masum bu sevgiye.

(Resimde ortadaki ağlayan kişi benim. Güneş altında çok ağladığım için biraz bronzlaşmışım.)
Ama bu, bize görünen kısmı. Olayların bir de görünmeyen kısımları var. Tıpkı kesik el gibi.
Vücut da bir bütün ama kesik el ufak bir organ olmasına rağmen bağımsız kalınca adamım boğazına yapışabiliyor. Bakalım, bu çift aynı gözü kapalı sevgiyi evlenince, aile, maddi şartlar, çoluk çocuk devreye girince de devam ettirebilecekler mi...
Ya da siz! Size soruyorum! Siz girebilecek misiniz denize? Bir köpekbalığı ya da piranha alarmında?
Bence gireceksiniz. Çünkü insan kendine konduramaz. Çünkü insan unutur.
Bugün piranha babamı yese ertesi gün unuturum.
Yoksa yaşayamayız ki.
Yani denize girmeden. Yaşanır mı?

(Bu arada, Türkiye'ye geyliği ilk getiren Abdülgeylak efendi ve arkadaşları "denize giremeden yaşayamam" dedi, sene 1944.)
Ama ben denize girmeden, vallaha yaşarım.
Ben dağ manzarasını denizden daha çok severim. (Ve bu dağ mı deniz mi geyiği sabaha kadar devam edebilir. Çünkü cehennemde mi yanmak istersin, donmak mı kaynaklı bir geyiktir. Ama çok zevklidir. Yani bence cehennem yazlık ve kışlık olmalı, yazın donmalı, kışın ynmalı. Ya da dini açıdan bakarsak yazın yakmalı, kışın dondurmalı. Çünkü cehennem işkence yeri olduğu için. Böyle düşünürsek daha sevap. Orspu çocuğu kötü insanlar. Yansın ibneler. Kışın da donsunlar.)

20 Haziran 2012 Çarşamba






Hey sen! Hayattan çeşitli umutları olan. Öyle görüyorum ki piranha korkun da yok. Eğer umutlarını yitirmeye meyyal biri olsaydın piranhalardan da korkardın. Her denize girişinde bir köpekbalığı ya da bir dizi piranha seni bekliyor sanabilirdin. Ama sanmadın, helal olsun.
Beni ele alırsak; piranhadan değil ama (çünkü piranha çok mantıksız) köpekbalıklarından çok korkuyorum. Mesela Çeşme büyük plajda dahi bir köpekbalığı gelip götümü ısıracak gibi geliyor ki Çeşme Büyük Plaj'ı bilenler ne kadar sığ olduğunu, köpekbalığı gelirse orada göbeğinin pişik olacağını gayet iyi bilir.
Ama buna engel olamıyorum. Hayır, çocukken gelip bir köpekbalığının tacizine de uğramadım ki, psikolojik bir çözüm de bulamıyorum.
Galiba ben bu köpekbalığını birilerine benzetiyorum. Ama bunu kinayeli bir şekilde demiyorum. Yani "birilerine benzetiyorum" derken ses tonum mahalle karısı gibi uzaya uzaya bir şey anlatmaya çalışmıyor. Gerçek bir tonda, merakla.
Yani bu şekilde. Yaz geldi diye özel bir sevinç duymuyorum. Ama kıştan iyi tabii ki.

20 Mayıs 2012 Pazar

140 ÇİLELİ KARAKTERS


Nano teknolojik bir yazımızın daha başına geldik. Fakat daha şimdiden nefes nefese kaldım bile. Neden mi, çok basit: tabii ki kolumu kırıp tek elle yazdığımdan.
Meğer tek elle yazı yazmak ne zormuş. İçinizden bazılarının “teallaam elle yaz sen de” ya da “bu ne hırs, bir gün de yazmayıver” dediğini duyar gibi oluyorum ancak faksçıya giderken ya gene kapaklanırsam ve faks sahibi dükkanın iyilik yaptığı için içinden ettiği küfürlerden rahatsız olup kavga çıkarır, sinirden kolumu kasarsam?
Ayrıca çeneyi değil dirseği kırdık, e Türkçemiz de konuşur gibi yazılan interaktif bir dilimiz olduğuna göre?Her ne kadar kol kırılıp yen içinde kalır deseler de, yen ne demek, kol neden içinde kalıyor, kıran kim gibi şaibeli sorulara cevap bulamadığım için atalarımı (Kurukafacı Mahmut Efendi Mahdumları) burada yalnız bırakmak zorundayım.Acilde halsiz yatarken bana global olarak destek olan Deniz’e doktorlar perde dışına çıktıktan sonra fısıltıyla “bakma böyle sarardığıma, iyi geliyor” dediğimde “evet evet arada iyidir, şöyle bir sakinleştirir” dediğinde hayatın büyük bir tımarhane; hastalık, dert, vs gibi şeylerin de sakinleştirici, kendine getirici, ezbere rutin hırslardan arındırıcı elektro şoklar olduğunu düşündüm.Şu anda TV’de bilim kanalında ölümle ilgili bir belgesel var. Ölünce ne oluyor, ruh nedir, efsane mi yoksa evrenin temel taşlarından biri mi gibi konular işleniyor. İlgiyle izliyorum. Neticede ölüm de ruh kırılması olduğuna göre, belki değişik icatlara çeşitli galebeler çalabilirim. (Blogun en sevdiğim yanı dilimizi doğru kullanma gibi yaptırımlarda bulunmuyor oluşu. Yoksa bulunuyor mu; yok ama bulunuyor olsa 140 karaktere eyvallah denmezdi. Belki de tarih bizden hesap soruyor ve yaptıklarımızı 140 çileli karaktere tamah ediyoruz.)Allah taksiratlarımızı affetsin.Birazdan ameliyat için evden çıkıp tıpış tıpış bundan sonra benimle takılacak olan titanyumlarımı taktırmaya gidiyorum.İnsan uçağa, otobüse binecekken bile bi endişe, bir panik, bir acaip bişiyler yapıyor, nerde kaldı ameliyat.İnşallah annemin bu blogdan haberi yoktur, o beni genel evde reklamcı sanıyor.

3 Mayıs 2012 Perşembe

SARMISAK, ET VE ERZİNCANLILIK

lütfen bu yazıyı okurken öncelikle şu linke basınız ve çalan müzikle birlikte dinleyiniz: http://fizy.com/#s/1nulqq (her ne kadar yazımız erzincan'la ilgili de olsa müziğimizle birlikte doğu- batı karadeniz sentezi olacağı için denişik bi bileşim ortaya çıkacaktır)

Baştan konuşalım, ben sarmısağı çok seviyorum. Üstteki resim de zaten bizim evin kapısı. Beni tanıyanlar birisi buna sebep diyor, gülüyorum.
Fakat bu sarmısak denen şeyi ne zaman sek ya da bir yemeğin içine konmuş yesem, bedenimde bazı sinirsel aktiviteler oluyor.
Bir meditasyon merkezine gitmiştim; orada sarmısak, soğan ve et yasaktı. Sarmısak ve soğana okey de, eti yasaklayamazlar. Ben vejeteryan olamam. Bir kere benim bana tarafım Erzincan'dan gelmişler. Ve bu şehrimiz kasaplarıyla ünlü çokönemli bir et şehrimiz. Osmanlının saray kasapları aileleri hariç tutularak saraya buradan getirilirlermiş. Mesela eski ve köklü bir kasaba git, sana Erzincanlı olduğunu söyleyecektir. Ben bununla gurur duymasam da, en azından üzülmüyorum. Resimdeki adam dedem olur; İstanbul'a işte böyle göç etmişler. Babaannem de arkadan yürürken bu kareyi çekmiş. Bendeniz henüz arabayı kullanan adamın toşşaklarındayım bu resimde ama arkası dönük olduğu için göremiyorsunuz haliyle:

Fakat bazen benim oralı genlerim sakatat istiyor. Bir keresinde paça çorbası yaptım evde. Memo bebekti, hep birlikte sofraya oturduk, Memo da mama sandalyesinde, ellerimizde birer koyun bacağı, terbiyeli suyunu içip bacağını kemirmeye başladık. Ve o sırada kapı çalınmaz mı! İçeri gelen arkadaşım Deniz (hadi paparazzilik yapıp onun Deniz Arcak olduğunu deklare edeyim, yanında da daha önce hiç tanımadığım vejeteryan entel arkadaşı. Elimizdeki koyun bacaklarıyla kalakaldık ve kız bu durumu görünce bizim evi büyük bir öfkeyle terketti. Ve işin fenası Deniz ayısı sanki kendi paça çorbası sevmezmiş gibi kıza hak vererek entel taklidi yaptı)
Ben o gün çok utandım. Yaklaşıl 10 sene önce oldu bu olay fakat sadece iki ya da üç kez yiyebildim bir daha paça çorbası.

Düşünün, küçücük bebeciğin elinde bir koyun bacağı, oturmuş kemiriyor. Yani Neyşınıl Ciyografikten çekseler, rahatlıkla vahşi bir toplum olarak bizi mesela İngiltere'ye gösterebilirler. Oysa ki adamlar nerden bilsin son derece modern insanlar olduğumuzu. Mesela oğlum Memo da çok modern bir bebekti. Biz zaten ailecek çok modernizizdir. Bu modernliğimizin de ara sıra altını çizeriz ki unutmayalım. Yoksa çok çabuk ilkelliğe kayabiliyorum bendeniz.
Şimdi bu sarmısak meselesi nereden çıktı diyeceksiniz; birazdan sanırım toplu taşıma aracı olan metrobüse bineceğim ve bir de baktım ki sarmısaklı bir şey yemişim (pancar turşusu) bendeniz gündüz gözü siş fırçalamaktan hiç hoşlanmam; biraz özenti geliyor bana durup dururken gün ortasında diş fırçalamak. Zaten sabahları düş fırçalamayı yeni yeni öğrenmeye çalışırken bir de öğlen çıkmasın başıma diye attım ağzıma bir sakız, cak cak cak çiğniyorum. Bir takım haplar var, onlardan içeceğim. Modernlikle aramda sadece bir hap kadar fark var. Ve bununla gurur duymasam da en azından üzülmüyorum.
Sarmısak zaten bir de vampirleri bile kaçıracak kadar kötü kokabiliyor, hurafeciler acaba bunu komiklik olsun diye mi uydurdu yoksa gerçekten bir bildikleri var mı...

29 Nisan 2012 Pazar

UÇAK VE LEYLEK SORDULAR SENİ



Şu anda yurt dışında olmak isterdim.
Evet evet yanlış duymadınız, şu anda yurt içinde olmak istemezdim.
Yine de bu isteğimi insanlardan saklıyorum çünkü hemen çok sinirlenip "ya sev ya terk et" diyorlar. Bu da beni üzüyor. Aslında daha çok sinirlendiriyor ama bunu diyen insanlar fanatik olduğu için bacağınızı acıtacak tekmeler atabiliyor oldukları için gaza getirmemeye çalışarak üzüyor diyorum.  Yoksa aslında sinirlendiriyor. Ama dediğim gibi üzüyormuş gibi yapıyorum. Bu üzüyormuş gibi yapmak da sinirimi bozuyor aslında ve daha da fazla sinirleniyorum.
Beni mesela en hüzünlendiren şeylerrden biri havada gördüğüm uçaklardır. Nereye gittiğini bilmediğimiz, dikine dikine giden uçaklar gibi yere paralel giden leylekler de çok üzüyor beni. Ama şu anda uçaklar mı yoksa leylekler mi daha çok hüzünlendiriyor, karar veremedim.
Sanırım bir sonraki yazımız, leyleklerle uçaklar arasındaki hüzün farkı üzerine olacak.
Şimdiden müjdemi isterim.

26 Nisan 2012 Perşembe

BUNLAR OLSUN HAYATIMDA



Bugünkü konumuz hayatı şık yaşayan insanlar.
Bir süredir tesadüfen gezdiğim bloglara bakıyorum, kafam karışıyor. Şu şekilde; mesela bir kadın güzel bir çay bardağı seti resmi koymuş bloğuna ve diyor ki "bilmem ne mağazasından bu bilmem kim imzalı çay bardaklarını aldım, çay içmek artık çok daha keyifli" diyor. Yanında da kimyevi madde kullanılmayan toprak tepsiler ile yaptığınız tartlar çocuklarınıza sağlıklı tatlılar sunuyor. Pasta tabaklarına da bayıldım, bunlar da bilmem kim imzalı ve yaptığınız lazanyalardan sonra çocuklarınız için servis yapacağınız çilekli fortlu torf için ideal servis imkanı sunuyor" gibi, yaşam kalitesi çok yüksek anlatımlar.
Bir kere o çay bardaklarını almak nereden aklına gelmiş bu kadının. O mağazaya nasıl gitmiş üşenmeden, o çay bardaklarını almış, tabaklarına karar vermiş, eve götürüp yıkamış, çayı yapıp bir de o tabakları bardakları çıkarıp üst üste koymuş. Bunları ben evde kaybederim ya da kesin yine üşenip eskisini kullanırım ya da evdekiler eskilerini camları çizik ve donuklaşmış olanları çıkarırlar.
Bu blogcular yüzük resimleri de koyup dizaynır işi diyerek anlatıyor da anlatıyorlar.
Bir insan ne alacağına nasıl karar verir, onları gidip bulur, yan yana dizer, eve götürür, kullanır, düzenli olarak da ara ara kullanmaya devam eder.
Ben bir kez kullansam ikinci kereyi unuturum.
Bir tek bloglar değil, giyim mağazalarında da aynı şey geçerli, her şey askılarda, birbirine uyumlu kıyafetler; ben eve getirir getirmez ikinci giyişten sonra yer bezi gibi oluyor. Evde bulmam da çok zor oluyor. Yığınlar halinde duran tişörtlerim o karmaşık ve gecekondu gardrobun içinde bir kayboldu mu, bir daha izine üç sene sonra rastlıyorum. Ama hiç bir zaman mağazada durduğu gibi durmuyor.
Hayatı düzenli ve şık yaşamak istiyorum. Takımlar düzmek istiyorum, üstüste komak istiyorum, renkler olsun, şıklıklar olsun, gidip alayım, evde servis denen şeyi yapayım, tartlar zartlar, toprak kaplar, çaylar, ikramlar.
Bunlar olsun hayatımda.

23 Nisan 2012 Pazartesi


Bir anne olarak 23 Nisan günü çocuğumu pijamalarını çıkarıp üstünü giyinmesi konusunda tehditlerle odasına yolladım ve ben de yanlışlıkla açık kalan kanaldan pasta yapımı tariflerini seyrediyorum. Kalkıp değiştirmeye üşendiğim için evde pasta yapmaya meyyal, ilgili anne sanılıyorum.
Ayaklarımı da koltuğun minderlerini aşağıya indirip onların üstüne koydum (ellerimi kullanmadan sadece ayaklarımla) ki, kan deveranı olsun, huzurum artıp olaylara olan feveranım azalsın.
Bu korkunç espri kuşağından aile üyelerinin minimumda etkilenmesi için birazdan mutfağa gidip büyük bir bardak su içmeyi planlıyorum. Hem vücuttaki toksik atıkların atılımının hızlanması hem de ferahlamak amacıyla.
Memo 243 Nisan'da (uzay çağında da bu ulvi bayram devam edecek fakat ışık yılları filan derken 243 nisana ulaşacaktır) da çocukların çok mutlu olacağını söylüyor.
Öğretmeni okula gelmek istemeyen gelmeyebilir demiş ama bunun palavra olduğunu biliyorum. Bir anne sezgisi diyelim.
Memo şimdi bir gofret aldı onu yiyor fakat benim yapacağım pasta için de heyecanlandığını söyledi. Ona yarı açık gözlerle çok üşenerek "hmm" diyerek gülümsedim. Konuyu uzatıp benden konuşmalı cevaplar bekleyecek diye korkuyorum. Uykum kaçınca çok sinirli oluyorum çünkü.
Sanırım bu kanal zaten pasta ile ilgili değil, otellerle ilgiliymiş. Otel mutfaklarında pişen pastaları göstermişler, şimdi odalara geçtiler.
Şu anda o otelde olmak istiyorum. Oda servisi telepatiyle çalışsın ve kanalı değiştirmeyi ve baby tv'yi açıp kselofoni sesiyle tatlı tatlı uyumak istediğimi anlasın, gelsin kanalı değiştirsin.
Ama çıkarken kapıyı kapatırken de çok sessiz olsun.
Uykum kaçınca çok sinirli oluyorum.
23 nisan kutlu lsun

16 Nisan 2012 Pazartesi

KAPTAN KUZTO

Denizlerin dibini sen öğrettin
Köpek balıklarıyla mücadeleyi gösterdin
Kaptan Kuzto, Katan Kuzto
Denizlerin fatihi...

Kafandaki o güzel kukuletanla
Ve hipermetrop colormatik gözlüklerinle
Kaptan Kusto Aslan Kupto
Gönüllerin dalgıçı...

13 Nisan 2012 Cuma

YANLIŞ TEŞHİS

ben bir tür paranoyağım
anlatması çok zor,
çok karışık
aslında ben de bir tür paranoyağımdır
ne demek ben de bir tür paranoyağım
sen kimsin ki bir tür paranoyaksın
ne demek sen kimsin
asıl sen kimsin

aşk şiiri

ey sevgili...
mavi gözlerinde
kendimi şilep gibi hissediyorum
açık denizlerde
bazen yalnız
yunuslar peşimizde
ve çok zaman bir miyopun gözlerinde
albatroslar
beyaz kıyafetli denizciler
heyecan dolu,
sessiz...
ne ki bizim yükümüz,
bir incir rakısı ile
bir sakız.
şiirin ahengini bozmak istemem ama
belki biraz da pop korn.

9 Nisan 2012 Pazartesi

SÜTLÜ





Bizim Sütlü çok güzel bi kedi
Öyle güzel ki renkleri menkleri,
Boyacı bir arkadaş var
Diyor ki bunun beyazı epoksi beyazı
Seviniyorum, nedense, utanıyorum.

Bulutların üstünde papatya açmış
Kahve benekleri
Kıçında hınzır bir kedi resmi
Kedi üstü kedi, bizim zibidi
Başka da kelime yok, güzel bir kedi

Ben sevginin ne demek olduğunu
Biraz da ondan öğrendim
Yoksa sevmezdim öyle entel entel
Kedilere methiye düzenleri

Bakışıyoruz bazen
İri çekik gözleriyle
İçimde bir yer kayıp gidiyor
Karların üzerinden insanlar dünyasına

Bizim Sütlü güzel olduğu için biraz da moron
Ya da kedilerdeki zeka biraz daha farklı insanlardan
Biz onu eve aldığımızda sokakta parlayan
Ve kendine baktırmasını bilen,
Mermer apartman merdivenlerinden süzülen
Güzel bir kediydi, işleri iyiydi
Mesela diğerlerinden farklıydı
Yemeği miyavıyla değil bakışlarıyla kapardı
İyi ki onu önce ben sevdim
İyi ki onu önce ben sevdim

Aslında yan komşu var geveze garip kadın
Benden önce o sevmiş
Biraz o da  aşık olmuş
“tam tipim bu benim” dedi bir gün sokakta karşılaşmamızda
Benim de tam tipimdi ama
Eve almaya karar verene kadar o kaçırmasın diye
Belli etmedim
Piyasasını yükseltmedim
Fakat gece biraz uykum kaçmıştı
Ya o gece onu kaparsa diye

Ama almadı, hareket dilimden sezip bilmeden,
Belki bir iki sosis fazladan verdi
Sütlü asil kedi, sosis yemezdi öyle yerli yersiz
Fakat kadınınki de gerçek sevgiymiş
Sütlü’yü eve getirdiğim gün o da tören havasında
Çok mutluydu
Sıcak bir ev buldu diye
Sevilecek diye
Onun için mutluydu
Kendi de onun mutluluğuyla mutlanmıştı
Mutlanmak.

Şimdi sütlü biraz kilo aldı ama bana batmıyor
Üstelik beş yaşında ama oyun da oynuyor
Adını öğrendi, seslenince geliyor
Hatta koşuyor.
Eve biri geldiğinde kapıya seğirtip yere yatıyor,
göbeğini geriyor
O elinden geleni yapıyor
Zorlanmadan, sevgiyle
Köpekleşti biraz ama kedi zaten aslında köpektir biraz
Bence esas köpekler kedidir
Kedi kadar iyi bir köpek de yoktur.

Sütlü çok iyi bir köpek
Kedi gibi ama bence bir köpek
Bu yüzden, bana tek kedide hem götündeki kedi resminde
Bir kedi daha ve içindeki köpekte bir de köpek verdiği için
Yani bir kedide üç hayvanı
Ve pek çok duyguyu buluşturduğu için
Önce tanrıya, sonra Sütlü’ye
Ve onu bizden çalmadığı için
Yandaki anormalce kadına
Teşekkür, biraz da çeviri diliyle
Şükranlarımı sunarım.

3 Nisan 2012 Salı

Şeytan insan mı yoksa boynuzları filan var ya, hayvan mı.

Bir kedimiz var bizim, adı da Sütlü. Çok tatlı bir kedi. Fakat moron. Üzülerek söylüyorum bunu. Mesela sabahları bu moronu sokağa salıyoruz sıçsız işesin eve gelsin diye, beni sokakta görüyor, boş boş boş bakıyor. Yahu insan, aman insan demişim kedi bu kadar mı duyarsız olur. Ya bir kıpırdan, ya bir değişim göster. Öylece bir arabanın üstünde oturuyor, miskin miskin yüzüme bakıyor. Nankör dedikleri bu demek ki.
terbiyesiz ya, hayır şimdi aklıma geldi de sinirim bozuldu.
O deyyus sonra eve gelince yüzüme nası bakıyo anlamıyorum ki.
Şeytan diyor hayvan sevgin zedelensin. Neticede şeytan da bir nevi hayvan. Sahi şeytan nedir, insan desen değil, melek desen değil (ateşten şoolmuş melek bir tek o mu acaba bilemedim şimdi) acaba boynuzları da var ya, hayvan olabilir mi, mesela keçi olabilir mi. Şu an bilemiyorum.
Şeytanları hiç sevmem. Onlar çoğul mu mesela onu da bilemiyorum. 
Neyse korktum şimdi adını anmayacağım. eüzübillahimineyşşeytaniracimbismillahirahmanirahim.

30 Mart 2012 Cuma

eller havaya

Meraba.
Mesela bahar mutsuzluğu, bahar umutsuzluğu vardır; bu umutsuzluk ve mutsuzluk bazı bahar aylarında hormonların tanzikli (tazyıh) püskürtülmesinden oluşan bir mutsuzluk çeşidi de olabilir.
çünkü önümüz yaz. ve bir de bakıyor ki insan, mevsimler geçtiği halde sürekli aynı rutine (ev-iş-iş-ev) devam ediyor, eee, filmin sonunda da birileri ölüyor ama mutlu son yoook?
mesela mutlu sonlar da yaşanmış; evlenilmiş, aşık olunmuş, çocuk yapılmış, vs... sonrası artık taklaya gelmek.
piyangoı bana çıkmasa gaari diye dua etmek (kanser, şeker, kazalar, dağdan düşme, kim vurduya gitme) gibi.
mesela bir yaştan sonra artık bu ülkeden gitmek için de çok geç olduğundan basıp gitme gibi hezeyanlar ergen ergen duruyor, insan yaşından başindan utanır lan olunuyor. her yerde motivasyon avcılığı, sevinç ve coşku hırsızlığı kol geziyor. bu tip yaşama sevinçleri de genellikle şak şakla daha hızlı yakalandığından komiklik olsun, içli/hisli söz olsun, herkes tarafından özellikle sanal ortamlarda (feyzbuk, tivintır gibi) büyük rağbet görüyor. bunları retweet etmek, paylaşmak, forward etmek bile kendine bir nebze pay çıkarmak olduğundan insanlar bu şakşakı paylaşıyor. bu da bilmiyorum iyi bir şey mi. neticede hiç bir sebep olmadan güzel hissetmek gerekiyor, ki bağımlılık olmasın, ya da hissettiklerimiz gerçek olsun.
ne diyordum, demin çok sevdiğim bir arkadaşım aradı, belki tanırsınız hakan tamar. o kadıköyde bir bar açıcakmış. çok sevindim. bahar ortası açılcak dedi, daha da sevindim. çünkü manitayla bize iskonto yapacak biracı ve kızarmış patatesçi arıyorduk. gerçi kızarmış patates bir saatten sonra çıkmaz dedi ama bize çıkarmış. ayıbettin dedi.
işte eski arkadaşlıkları ben bundan dolayı seviyorum; nazın geçiyor.
bahar bir ara yormuştu, mutsuzdum ama bu bar haberiyle kendime geldim.
oh be.
not: belki patlamış mısır da verirler.

11 Şubat 2012 Cumartesi

Bazı gerçekler

Bir de baktım ki, anaaa epeydir bu bloğa yazı yazmamışım.
Ama bunun bir nedeni var: Son yazdığım yazının beyaz çizgili olması canımı sıkmış, tadımı kaçırmıştı. Düzeltemedim. Sonra da bloğuma yabancılaştım. O yüzden. Yoksa yazım sanatını severim. Kendime yakın bulurum.
Şu aralar dikkat ediyorum da, devletin derin merciilerinde garip olaylar oluyor. Birileri öldürülüyor, birileri tutuklanıyor, birileri olaylarla ilgili yorumlar yapıyor fakat ben hiç birini hatırlamıyorum, hiç birinden anlamıyorum.
Bazen bu durum da canımı sıkıyor. Çünkü ileride (huzurevine gittiğim zaman) politik olaylarla ilgilenmek istiyorum. Çünkü o zaman sinirlerim bozulacak ve tansiyonum yükseldiği için kendimi zinde hissedeceğim. Belki de huzur evinin doktoru bunu yasaklayabilir. Yani sağlığımı bozabileceği için politika haberlerini izlememi yasaklaması oldukça mantıklı bir hareket olabilir. Gelecek zamanlar için konuşuyorum.
Bunun dışında, televizyondaki fuhuş haberleri daha eğlenceli geliyor. Mesela demin önce mit müsteşarı bişey bişey demiş, onunla ilgili haberden hemen sonra bir asansöre gizli bölme açmış fuhuş çetesinin ilginç hikayesini gösterdiler, onunla biraz ilgilendim. Ama mesela onunla da uzun uzadıya ilgilenmedim. O da sıktı.
Yani dikkatimi çekmeleri belki bilimle olabilir diye düşünüyorum.
Bakalım artık.
Neden hiç bir şey ilgimi çekmiyor ki.
Acaba dikkatimi bir şeylerin çekmesi için ne yapmam gerekiyor.
Mesela dün biraz kitap okudum, hemen dikkatim dağıldı ve iyi geldi. Yani bir şeylere canım sıkkındı, kitap okuyunca moralim düzeldi ve kafayı bürüttüğüm o konuyu unutuverdim, moralim de yükseldi.
Neyse sizi de sıkmayayım.

3 Ocak 2012 Salı

YASAKLAR NEDEN CAZİPTİR? (bİR gASTRONOMİ YaZISI)


Ne oldum dememeli, ne olacağım demeli. Zira Piramit pastanın hastası olan Türkiye bekâr endüstrisi, artık bu bol kalorili pastayı yapmayı öğrenmiş durumda. 
Artık sıra o bol kıvamlı, içinden kaşarların uzaya uzaya bizi delirttiği koyu kıvamlı domatesli çorbaya gelsin. Geç bile kalındığı kanaatindeyim. Bu çorbayı nedense anneler yapamaz. Onlar, içinde diri diri maydonozların yüzdüğü ve her içtiğimizde 40 derece ateşlenmeyi hatırlatan çorbayı yaparlar. Ama lokantalarda yapılan ve pis pis salça kokan o bizim kıymetlimizi yapamazlar.
Geçenlerde bir arkadaşıma bunun tarifini verdim. Bu tarifin altın kıymetinde olduğunu düşünüyorum. Yani yemek bloglarında yazarsam millet dötüyle güler ama geyik bloglarında herkesin ihtiyacı olduğu kanaatindeyim.
bir kaşık tereyağı, bir kaşık unla sürekli kavurup bir kaşık salçayı da un renk alınca gat. (Gat diyince nedense daha lezzetli oldu di mi?)
Gattın mı? Hah, şimdi onu bir iyice çevir, biraz tuz ekleyivi. Sonra da rendelediğin melesa üç dört domatisi gat.
Su olarak et suyu da gatabilirsin. Ben süt de gatıyorum. (Buradan hareketle bir köşe yazısı ismi buldum. Yani mesela bir köşe yazarı kendine köşe ismi arıyorsa kullanabilir, başımın gözümün sadakası olabilir) Gatı - yorum olabilir. Hem de rahatlıkla. Bence halktan yana da bir tavır sergilenir.
Derken, sabah oldu erken. Haha şaka şaka erken sabah olamaz zira her şey vakti saatinde olur. Bu şekilde dünya nasıl dönüyor sanıyorsunuz? Yüce ya rab dünyaı ve kainatı nasıl da izan ve derman içinde döndüttüyor. İşte bu da allahın varlığının en kesin delili değil de nedir?
Yazımızın bu bölümünden de anlaşılabileceği gibi, aslında domates çorbamızı ramazana hazırlık olarak da yapabilrsiniz. Ardından da çay demlediniz mi, demeyin keyfime, keyfimize. (Zira keyif tek başına eşekte olur)
Biraz sonra o domates çorbasının içine kaşar rendeleyip ana yüreğimle birlikte sevgili oğlum Memo'ya ikram edicem. O da sevinerek yiyecek ve üniversite yıllarında bu çorbayı aramayacak hatta bırakın bunu aramayı, belki bamya, kereviz felan yiyebilir. Çünkü bir çocuğa neyi yasaklarsan çocuk onu arar.
Şu an Çağrı filmini seyretmek istiyorum. Özellikle örümcek ağı örülmüş mağara sahnesi bana çok feci bilimle ilgili gibi geliyor ve oldukça heyecanlanıyorum.
Sizlere mutlu bir yıl diliyorum yazmayayım zira şimdi yaza kadar bir şey yazmayız etmeyiz, ağustosta açar okur, içiniz sıkılır. Vakti geçmiş yılbaşı tebrikleri nedense terkedilmiş açık hava sinemaları hissi veriyor bana.
Bilmiyorum nedenini.