20 Aralık 2011 Salı

İSTANBUL'DA KORSAN HAYAT




Şimdi bu yazıyı yazacakken birden Tomris abi "Soprano" diye bir film seyretme talebinde bulundu. Film de korsanın ziyadesiyle dibine vurmuş. Görüntü kalitesi sıfırın altında. İstanbul'da değil, Türkiye'nin her yerinde korsan var. Korsan taksi var, korsan cd var, korsan insanlar var, korsan sevgililer var, korsan yöneticiler var. Onların korsan olduklarını anlamaksa oldukça basit: Her şeyi sanki öyleymiş gibi yaparlar. Oysa hiç bir şey yolunda gitmemektedir.
Şimdi burdan hareketle ülkemizde de bol miktarda korsan entelektüel olduğunu şıp diye anlayabiliriz. Yoksa neden KCK'da gazeteciler gözaltına alınsın ya da gençler "parasız eğitim" (yani korsan eğitime hayır anlamına geliyor) dedi diye aylarca hapislerde sürünsün ki. Bu yüzden arkadaşımın "palavra sıkıyo lan bu" diye düşündüğüm "Murat Belge bir inşaat kenarında ellerini arkasında kavuşturmuş emekli amcalar gibi kepçe seyrediyor" dediği iftira doğru sanırım. Yoksa memleket daha iyi durumda olurdu. Çünkü kendisinin adı dahi okumadığım kitapları anımsatır. Kocaman, kalın kitapları. İçim sıkılır.
Neyse işte, korsan şehir İstanbul'da her şeye rastlamak mümkün. (Bu şehrin kendisi de korsan. Aslında büyük şehirmiş gibi davranıyor ama her yeri köy dolu: kadıköy, erenköy, kurtköy, şişhane.) İstanbul'un hiç bir şeyini taip etmiyoruz. Festivallere de gitmiyoruz. Sanat günlerini hep kaçırıyoruz. İstanbul korsanları insan gibi geziyor, arkadaş kılığına giriyor ama biz onların korsan olduklarını biliyoruz.
Al sana şu anda videoda oynayan filmin dublajından bile korsan olduğu anlaşılan (çünkü buff buff diye bazı sesler patlıyor)  bir adam "mafya diye bir şey yok" dedi. Bunu bir adam kızına söyledi ve kızı ses çıkarmayınca adam "tamam kızım, sen artık yetişkin bir kızsın, tamam itiraf ediyorum, kazancımın bir bölümü yasa dışı işlerden geliyor" dedi. ben onun benim babam olmasını istemezdim. murat belgenin de istemem. vinç operatörü ya da kepçe operatörünün de olmasını istemem çünkü onlar da adına operatör sıfatı eklensin diye sinir sahibi oluyorlar ve bazıları eşlerini dövebiliyor hayatta ezildiği için. elbette buradan kepçe ve vinç operatörlerine seslenerek üzerlerine alınmamalarını rica etmek durumundayım.
Şu anda Tomris abinin (evimizi paylaşıyoruz kendisiyle) skype'dan bir çağrısı var. Garip bir ses çıkarıyor alet. Mesela o da korsan bir iletişim şekli.
Sanırım şu anda bulogumuzu okuyanlar gündüz gözü biraz halsiz olduğumuzu, sırf boş durmamış olmak için korsan bir yazı yazdığımızı anlayacaktır. Ama akacak kan damarda durmaz diyor, saatimizin de damarı kan geçtiğini belirtip geç kaldığımız randevuya yetişmek üzere yola çıkıyoruz.
Elbette korksan taksiyle.

1 Aralık 2011 Perşembe

SABAH SAATLERİ


Çocuk sahibi olmak lafı büyük bir palavra.
Çocuk sizin sahibiniz çünkü. Hayvanlar da bildiğimiz gibi çeşitli şekillerde hayat denen sahnede yer alırlar; örneğin bazıları sürüngen canlılar olarak yaşam sahnesindeki yerini alırken, kimileri dört ayaklı canlılar olarak çeşitli rollere bürünürler. Kimileri mesela "Düşünceli" canlılar olabilirken (mesela karga düşünceli canlıdır ama düşüncelerini olumlu olarak hayata geçirmemektedir; bir midyeyi göklerden yere atmayı bilirken, beslendikleri ev sahibinin gözlerini oyarak tarihe geçebilirler. Aynı şekilde Malkoçoğlu'nundu sanırım, değerli zavallı babasının da çarmıha gerilmişken gözlerini bir karga gelip oymuş, tüm Türkiye'nin kalbi acımıştı. Hatta Türk doktor Mehmet Öz "Malkoçoğlu'nun babasına üzülenlerin uygulaması gereken ABP kalp vakfı dieti" ile gündeme osurmuş aman osurmuş demişim, oturmuştur, bu şekilde kalp hastalığına yakalananlara büyük destek olmuştur.) 
Her neyse değerli blog okuru; bütün bunlardan bahsetmek için henüz çok erken. Gerçi aranızdan bazı cin fikirli fetbazların "Neye göre erken" dediğini gönül gözümle görür gibiyim. Benim gönül gözüm sıfır yetmiş beş astigmattır. Zaman zaman çeşitli yanılgılara düşsem de, genelde doğru sezgiler doğrultusundayımdır. Bunu da nereden mi anladım; tabii ki bizim çocuğun okula gittiği bir sabah dört ayaklı canlılardan olduğumu sezgilerim vasıtasıyla anladım.
Öncelikle bunu nasıl anladığımı anlatmam gerekiyor felsefe kurallarına göre sanırım: Şimdi öncelikle şunu belirteyim ki, kiracısı bulunduğum tam dört ayrı evden çıkarken depositolarımı alamadım. Bu depozitoları alamayacağımı tahmin dahi etmezdim. İşte sıfır yetmiş beşlik astigmat elementimiz burada devreye giriyor. Neden astigmat dediğinizi duyar gibiyim. Şu yüzden: Astigmat bazen eyri büyrülmesine yol açıyor ve bu yüzden hata kaldırabiliyor. Ama derseniz ki "ben hata kaldıramam karrrdeşim" diye, o zaman ağzınıza iki tane çakmak zorunda kalabilirim.
Bazı arkadaşlarımın sakalları vardır. Bu arkadaşlarım genellikle kız arkadaşlarımdır. Bunlardan samimi olduğum bir tanesine kuaföre gideceği bir zaman "saç sakala mı ehe ehe ehe" demiş, o kadar samimi olmamıza rağmen büyük bir soğuk algınlığıyla karşılaşmıştım. (Sanki anasına küfür etmişim gibi.)
Çok alınmıştım. Ne yani samimi bir dostuma sakalların var diye dalga geçemeyeceksem sıçayım içine o dünyanın ben. Ne beti kalır ne bereketi o dünyanın. Üstelik bereketi de olmaz. Kazandığını harcarsın, kazandığını harcarsın. 
Bu yüzden siz siz olun, sakallı kızlarla görüşmeyin.
Not: Yaş ilerledikçe ayva tüylerimin sıklaştığına şahit olmak beni üzüyor mu, hayır. Neticede kıllarımız da yaşam sahnesinde önemli aksesuvarlarımız ve o aksesuvarlarımızı seviyorum. 
Hem ayrıca buna bozulmak da neyin nesi.
Peki o zaman samimiyetin ne anlamı var? O zaman sigara da içme, allah allah, güldürme beni.
ps: Resimdeki adam bizim eski veterinerimizdir.

23 Kasım 2011 Çarşamba

HAYAT PAYLAŞINCA GÖZEL





















Bir yazımızda da play list verelim. Bunlar da dünya müziklerinden olsun. Ama ben bu vereceğim listenin hepsini dinlemedim. Yani bir arkadaşın evinde "dünya seyahati" diye aha böyle kafam kadar bir kitap vardı. (Gerçi çok koca kafalı değilimdir aslında. Ama dilimizde malum, bu tip asılsız deyimler vardır, ben de o deyimlerin kurbanı oldum.)
Neyse gelelim play listimize. Bu play listimizi neden yazıyorum, hemen onu da kısaca anlatayım; bu temin bahsettiğim kitapta türkiye bölümünde tarkan ve sezen aksu vardı türkiyenin müziği bölümünde. o zaman dedim ki, haa, dedim, demek ki bu kitap her ülkenin en popüler müziklerini yazıyor dedim. ki, zaten aralarında bazı bildiğim world music tabir edilen grup ve sanatçılar vardı, onlar da iyi müzisyenlerdi, demek ki dedim, harbiden iyi müzisyenleri yazıyor bu hırbolar. aslında hırbo dememeliyim, neticede bu adamlar bir hizmet yapıyorlar. gezmişler her yeri, yazmışlar müziklerini, filmlerini, yemeklerini, zartlarını, zurtlarını. gerçi töbe töbe, nimete zart zurt demiş gibi oldum ama sizi temin ederim bunu yemek açısından demedim hem zaten aşağıdaki bölümden de anlayabileceğiniz gibi diyetteyim, dolayısıyla yemekle ilgili listemin dışında bir şey yazamam, yiyemem, vs...
evet lafı fazla uzatmayalım ve geçenlerde arkadaşların evindeyken sıkıntıdan listeyi yazdığım bu ülke müziklerini size yazayım:
isster yutuptan, ister fiziden açın dinleyin:
yalnız hepsini yazamam, şimdi bir bölümünü yazarım, sonra da başka bir bölümünü çünkü üşenirim. kalkıp hepsini yazamam yani. çok uzun sürer.
1) Albanian Polyphony King of Rai (Algeria)
2) National chamber orchestra Gerard Claret (Andorran)
Carlos Vieira dias (Angola)
sıkılmaya başladım.
3) Bankie Banx
artık ülkelerin ismini yazmicam, merak eden az yesin ve uşak tutsun, açsın guugıla yazsın.
4) Rothera Stations nunatak (Antarktika)
5) Juana molina, kevin johansen (Arjantin)
bence bugünlük bu kadar yeter.
zaten şu anda yanımda tv açık ve bir adam car car car konuşuyor ve ses tonu çok gıcık ve kalkıp kanal değiştirmeye üşeniyorum ama sanırım şimdi bunu yapabileceğim.
hayat paylaşınca güzel. 

21 Kasım 2011 Pazartesi

Bana bu aşkın ızdırabını söyle, sana kim olduğunu söyliyim...

...
Gerçi üç nokta denen şeyden hiç mi hiç hoşlanmam çünkü insanı kibirli ve en nihayetinde aptal gösterir. Sanki söyleyecek ardında kalan çok şeyi varmış da söylemiyormuş gibi. Oysa iki dakka kafasını çalıştıran biri bu üç noktanın ardında bir nane olmadığını, o üç noktaya gelene kadar kan ter içinde kalıp bir anda noktaların kucağına atladığını iyi bilir.
Yine de imla güzeldir.
Bu blog sayfasına istiyorum ki kocaman resimler koyayım. Minibüs ön konsolu gibi olsun, sol kolumu camdan çıkarayım, yolların hakimi olmasa da en azından dayısı olayım; kurumsal olmadan küfür günah, bütün yolları dümdüz edeyim. Çünkü bu ortam sanal ortam. İstediğin yere sanal sanal bir şeyler koyabilirsin.
Ben filtre kahve yapmayı yeni öğrendim. Konuyu yukarıya bağlarız elbet. Fakat bu filtre kahve içenler ve bunu kurumsallaştıranların insanoğlunu 'filtre kahve içenler ve içmeyenler' diye ikiye ayırması hem bazen iyi bir şey, hem kötü.
İyi bir şey çünkü kahveyi onlar yapar, yorulmazsın.
Kötü bir şey çünkü sen de tarihten asil bir aileye mensup olduğuna dair bazı delillerle gelmek zorundasındır. Özellikle de deli aile bireylerine dahiller için bu zordur züra deliliğin sınıfı olamaz. Bu ayrı bir durumdur.
Bunu da sadece deliler ve deli ailelere mensup akıllı kimseler anlayabilir. Hüüp... (Kahve ayrımcılığı yapılan bir yerdeyim.)
Laktozsuz süt ile yapılan kahve çok güzel oluyor. Üstelik osurtmuyor.
Geçenlerde "Bende laktoz hastalığı var" diyen birine gülmem geldi. Böyle bir hastalık yoktu çünkü. Ona sordum: "Laktoz hastası olunca ne oluyor?"
"Habiğe (r'leri de söyleyemiyor) osuğmuyoğsun."
Bunun için laktozsuz süt içmek gerekiyormuş. Bu laktoz işlemini yaparken de şeker partikülleri mi, bişeyler kırılıyormuş ve bu yüzden de süte şeker koymadığın halde şekerli gibi bir tadı oluyor. Belki de bu yüzden kahve bu sütle daha güzel.
Gördünüz mü, demek ki neymiş, üç nokta koymaya gerek olmadan da bir yazı yazılabiliyormuş. Belki edebi olarak bir tat bırakmıyordur ama hiç değilse bilmiş bilmiş şairane bozuntuculuğu yapmamış oluyorsun.
Uzun zamanda bir buraya yazı yazıyor olmaya üzülüyorum aslında.
Yani isterdim ki daha sık bir şeyler yazayım. Okur burada kendimi bloglara sığdıramayan çok değerli bir insan olduğumdan yazmadığımı sanırsa büyük ayıp eder; bendeniz absürdün dötünü yaran biri olmayı arzoediyorum dolayısıyle absürde ulaşma gibi bir safiyane çocuk kafası yakalamak günümüz basın yayım dünyasında ne kadar zor, siz de takdir edersiniz.
Bu safiyane absürd kafasına ulaşmak içn pek çok meditasyon kursuna gittim, geyik ortamlarında bulunup şimdiki anın yüceliğini yaşama çalışmalarına katıldım. Fakat absürd ender geçen bir gemi ve ah o gemide keşke ben de olsaydım...
(Aha da size üç nokta körler derneği. Çünkü kör müsün bilader, daha beş dakika önce üç noktanın kötülüğünden bahsediyordun, bak daha şimdi kullandın, yazıklarolsun. Kısaca.)

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Düş Hırsızlığı Aydınlanması

Başıma gelen çok korkunç bir olayı sizlerle paylaşmak istiyorum.
Bunu şu an isteyebiliyorum yoksa bir dakika öncesine kadar böyle bir şey düşünmüyordum, düşünemiyordum, dolayısıyla da istemiyor, isteyemiyordum. İstemeye çalışıyor ama istemeyi bile isteyemediğim için bir türlü isteyemiyordum.
İlhan İrem Şarkıları’na benzeyen olayımızı anlatmaya, dilerseniz baştan başlayalım…
Yaklaşık yedi ay yirmi iki gün önce bir sabah, hayallerim çalınmış olarak uyandığımı fark ettim.
Sabah kalktığım O güne dair en ufak bir plan yapamıyordum. Bunu da isteksizliğimden anladım. Plandan kastım öyle atla deve şeyler değil; yüz yıkama ile başlayan, moralim iyiyse diş fırçalamayla devam eden bir rutin…
Bir şey yapmayı istemeye çabaladıkça, zorlanmaktan midem bulanıyordu.
Sadece isteğim değil, düşlerim de çalınmıştı.
Bunu suçlu aramak için birilerinin üzerine yıkmaya çalışmıyorum. Ama sanırım seneler içinde yaşadıklarım, hayal kırıklıklarım (ki bunların pek çoğu gün içerisinde şuuraltıma seslenen hayal kırıklıklarıydı sanırım, zira öyle çok da fark edemiyordum.)
Elbette önce hayalle düş arasındaki farkı bilmediğim için internete girip ufak bir araştırma yaptım. Benzer şeyler olduklarını anlamam uzun sürmedi. Ama nedense düş biraz daha romantik, daha hend meyd (el yapımı) hava veren sosyetik bir kelimeydi ama rüya ile aynı anlama geliyordu.
Evet, düşlerim, rüyalarım, dolayısıyla gelecekle ilgili tatlı planlarım, hepsi çalınmıştı.
Mesela kesinlikle çalışmak istemediğimi o sabah anladım. Zira uyandıktan iki saat sonra ve tam da kendimle meşgulken telefon çalıp, başvuruda bulunduğum işten reddedildiğimi bildirdi. Bunu hem tamamen unutmuş olmamdan, hem de hatırlayınca kabul edilmediğim için son derece mutlu oluşumdan anladım.
Doğal bir beldeye gitmek, kafa dinlemek, vs gibi heveslerim yoktu işin kötüsü.  Zaten problem, heveslerimin çalınmış olmasıydı.
Üzülmüyordum da. Sadece içimde en ufak bir heyecan yoktu. Sanki hayal kurmam, heves etmem, istemem gereken konularla ilgili içime bir duvar örülmüş ve üstü de kurşun geçirmez bir malzemeyle sıvanmıştı ve o duvarın arkası kapsama alanı dışındaydı. Hiçbir teknoloji, hiçbir telkin, din min, bilir kişi o duvarı aşacak gibi de değildi.
Sonra hayal gücümü biraz çalıştırabilmek için bu konuda daha önce yazılmış çocuk romanlarını okumamı tavsiye eden yazar bir arkadaşıma güvenerek birkaç ortaokul çocuğu seviyesinde çocuk romanı okudum ki, hayal gücü en kuvvetli olan çocuklar feyz versin. Fakat onlar da bir işe yaramadı.
İki hoca var dediler, onlara gittim, tık yok.
Bir bilmem ne ayini varmış; yedi mum yakılır, bir şey keki yapılır, yedi kişiye dağıtılırmış, yaptım, işe yaramadı.
Ilıcalara gittim, şifa masajları, reikiler, aura açıcılar kullandım, çalışmadı.
Bu isteksizlik ve duyarsızlığın beni ne hale getirdiğini anlatamam. Adeta etten bir robot olmuştum. Arkadaşlarım, hobilerim, evim, saatler; her şey monotonluktan siyah beyazlaşmıştı. Fakat bu düzene de alışmıştım. Değiştirmek isteği yoktu ama reflekslerimdeki gediklere bir şeyler yerleştirmem gerekiyordu. Olmuyordu.
Derken beynimde feci bir şimşek çaktı!
Bunu nasıl düşünememiştim ki!
Geçen gün (bahçe katında oturuyorum) banyodayken, dışarıda tüp su kamyonetindeki adamın ısrarla evin önünde dat dat dat diye beni çağırdığını duydum. (Onunla ne zaman bu kadar laubali olduk hatırlamıyorum ama adam su lazım mı diye ben balkona koşturana dek ısrarla kornaya basıyor.)
Bu hayvan herif, labubali orosspu çocuğunun tekidir ama ben ona genelde iyi davranırım. Yani ayıp ama aniden su bittiğinde cebimde para olmayabiliyor, ‘sonra veririm’ diyebiliyorum, o da artık samimi olduğumuzu düşündüğü için ‘önemli değil’ deyip ben verene kadar da zırt pırt hatırlatarak taciz etmiyor. Maddiyatla ilgili garip bir tok gözlülüğü var. Bu yüzden onun bu sinir bozucu arkadaşlığına ses etmiyorum.
Fakat geçenlerde banyo yaparken ve mazbut evimin bahçeye açılan balkon kapısı da açıkken bu benim sucu kornaya basmaya başladı. Bazen bu kornalarına o kadar gıcık oluyorum ki sırf adilik olsun diye duyduğum halde duymazdan geliyorum. Evde olmadığımı anlayıp da giderse bir çeşit intikam almış olacağım çünkü. Fakat bu hiç olmadı.
Yani her seferinde o beni yıldırdı.
Geçen gün banyo  yaparken bu korna birden kesildi. Çok şaşırdım. Duşu derhal kapatıp pür dikkat dışarıyı dinlemeye başladım. Onun o sevimsiz motor sesini duyacak ve ilk kez savaşı kazanacaktım. Bir süre saçımdan süzülen su damlalarının eski tip banyomun koyu yeşil fayanslarından yansıyan ve eski tip banyoma daha da eski tip bir hamam havası veren sesini dinledim. Çıt yoktu. Ve bu sessizlik kaşla göz arasında beni çok gerdi.
İnanamayacaksınız ama eve geldi! Kapıdan içeri seslendi. ‘Su lazım mı dedi!’
Su da lazımdı işin kötüsü.
“Oraya bırakıver” dedim.
Hayır ama o kapının önüne suyu bırakmakla yetinmeyen biri. Evin içine girdi, kulağımın dibinde konuşmaya başladı. Haneye tecavüz!
O kadar sinirlenmeme rağmen laubali olup da tecavüz gibi bir olasılığı aramızdaki ilişkiye değdirmemek için sanki normal bir şeymiş gibi davranmaya karar verdim.
Aynı evin içinde, sen kapısı kilitli bir banyoda da olsan, çıplakken içeriden tanımadığın hatta daha beteri, sucun olarak tanıdığın; yani hayatın boyunca haftada bir filan göreceğin birinin sesinin ta dibinden duyman aşırı rahatsız edici bir his. Hiç mi hiç iyi bir his değil.
Fakat bir ara yani iki dakika kadar adamın sesi kesildi. O laubali herifin sesinin çıkmamasından hatırladım ki salondan geçerek mutfağa giderken bir sandalyenin üzerinde sutyen ve donlarımdan biri duruyor. Belli ki o pis herif durdu ve onlara bakıp hatta belki eliyle tutup içinden hin hin güldü.
Sonra sanki ben durumu anlamamışım gibi, iyi niyetli bir sesle başladı konuşmaya.
Onun o iyi niyetine bile o kadar gıcık oluyordum ki intikam almak için kulaklarımı tıkayarak onu duymadım ve ben de onu gıcık etmek için “vızırıttım onu saol” dedim.
O da sanki anlamış gibi “Ha iyi o zaman, bir tane yeter mi abla” dedi.
Ben de “Vızıradınca olur” dedim yine sırf onun o pis sorusunu geçiştirerek intikam almak için.
Fakat ne olsuysa, bir anda ona yüreğim ısındı. Tam bu sempatinin neden olduğunu düşünüyordum ki, işlemlerin tamamlanıp paranın verilmesi gerektiğini hatırladığımı hatırladım.
Ama ben de adam değilim; suyun parasını yazdıracağım için kalbim beni sanki ona sempati besliyormuşum gibi kandırmış meğer.
Bunu fark edince çok utandım ama bu kez ona gerçek bir sempati beslemediğim için yine içimi intikam duygusu kapladı ve bu pis riya hoşuma gitti.
Ve ertesi sabah o iki dakikalık sessizliğin aslında don ve sutyenlerin yanından geçerken değil, kütüphanenin yanındaki eski kutunun içinde biriktirdiklerimi çalarken çıkardığı sessizlik olduğunu anladım.
Evet, hırsız oydu!
Hayallerim, heveslerim, isteklerim, düşlerim, şu anda bir tüp su dükkanında sırf çalmış olmak için çalan ve onları ne yapacağını bilemeyen hatta ne olduklarını bile anlamayan birinin elinde ve kim bilir dükkanın neresinde. Allah bilir bu tüp sucular aynı zamanda aygaz da satıyor ve o gaz kokularının arasında ne zamana kadar hapis kalacak. 
Ve ben, Ahmet kızı Ferkatan; ahdım olsun, hayallerimi, isteklerimi, düşlerimi ve heveslerimi o tüp su dükkanından, o aygazcıdan kurtaracağım. Hiç bir şeyi bu kadar ihtirasla istememiştim!
Lütfen aygazcılar alınmasınlar. Bu bir milangaz da olabilirdi.

19 Ağustos 2011 Cuma

deneme 1.. 2..

sir vayvır (Bunu geçen pazar kaleme almıştım. Kaleme almak.)

Sabah gelecek kaygusuyla yine 6’da uyandım. Oysa gece en az 2’de yatmıştım. (Bu arada oğlan da Erkin Koray'ın kızı gibi iki sandalyede yataklamaya başladı.)
Neyse, demek ki nerden baksan dört - beş saat daha uyumam gerekiyormuş. Onca olasılıklar evreninde olmadı. Kalkıp büyük plaja kumlarda yürümeye gittim. (İki aydır burdayım, ilk kez oluyor bu.)
Burası bu arada Çeşme. Daha doğrusu Alaçatı. Neden böyle bir ayrım yapılıyor anlamıyorum. İzmirlilere has bir ayrımcılık anlayışı sanırım bu; Karşıyakalı, İzmirli felan…
Çeşme’yi bilirsiniz; Demet Akalın’ın da şarkılarında sıkça bahsettiği ve nasıl yaptıklarını bir türlü anlamadığım ama hayatın her anında zevk alıyormuş gibi olanların tatil beldesi. Üstelik onlardan çok var; biri gidiyor, biri geliyor. Sanki aynı ruhun farklı şekillere bürünmüş halleri. Buna tatil ruhu deniyor olmalı.
Büyük plaj hafta sonları çok kalabalık. Mine G. Kırıkkanat’ın virajı alamadığı viyadükte. Bense pazar sabahı 6’daki anksiyete yürüyüşüm bitene kadar insanlar anca gelir, ohoo, hatta ben orada altı tur atıp sporun da etkisiyle üstüste üstüste şiddetli nirvanalar yaşayana kadar (eski Yunan boşuna sporla felsefeyi bir arada şaapmıyor) millet anca uyanır dedim. Fakat Türk insanının en çok organize olduğu konunun piknik olduğunu unutmuşum. Hiç bir işte, hiç bir uğraşta bu kadar hünerli, bu kadar sebatlı olmamıştır, hiç bu kadar hakkını aramamıştır Türk insanı.
Abi dersin Raken Kok. Ya da dersin ki Türk orta sınıfı festivallerin insanı oldu ve geceden bir festivalde sabahladılar, plajda şezlonglarda uyuyan herkes akşamdan kalma sarhoş. Oysa durum öyle değil; bu insanlar sabahın beşinde gelip steyşın arabalarına ve duvar diplerindeki çadırlarına yer kapıyorlar. Yüzlerinde büyük bir ciddiyet. Ortak anksiyetelerimizi unutmaya çalıştığımız bu kumlar Sakız Adası’yla Allah bilir ortak kullandığımız kumlar. Onların da durumu hiç iyi değil hoş.
Bu kutsal pazar günü hepimizin birbirine saygısı örnek teşkil edecek kadar hassas. Her şeye rağmen hayat yaşamaya değer. Ama orda beş yıldızlı hıyarağası oteller bizi aynı sahilde, aynı kumlar ve aynı deniz üzerinde oynadıkları ‘sınırcılık oyunu’nda ezmek istiyorlar. Bu çok net. Şunlara bak hele. Onların ağzına sıçarım. Çok afedersiniz. Ama sinirlerim çok bozuldu. Yani her yerden denize girmek isteyen insanları konforuyla püskürten otel olacak o şeyler, bunu cehaletimizi bildiği için yapabiliyor. Ben ama çok pis bir insan olduğum için herif (otelin güvenlik görevlisi) oradan geçerken hem de o saatte rahatsızlığını beden diliyle belli etti, ben de çirkefliğimi hem ağız dilimle. Ona dedim ki “Ne gıpraşıyon, sahiller hepimizin, yasal olarak hiç bir hakkın yok. Bunu bilmeyenlere gücün de mii” dedim mi çıtını çıkaramıyor. (Bu yaklaşımı Gülşen Bubikoğlu filmlerinden öğrendim.)
Otel yönetimleri plajlardaki bu görevlileri uyarmış; ”Hak hukuk” diyenlere aman ha karşı çıkma, haklıdır diye. Susup oturuyorlar. Siz de hayatınızda hiç bu kadar zengin hissetmemiş oluyorsunuz. Tavsiye ederim. Mesela arabalara test sürüşü yaptığınız günler bu tip kumsalkâr lüküs otellerde de vatandaşlık haklarınız için cıngar çıkarın. Şunlara bak hele. Deyyuslar.
Daha bitmedi.
Sörvayvırımız üşenmezsem devam edebilir.
Not: Yazılarının patronlu bir yerde yayımlanıyor olmasıyla kendi rızanla hinternette bizzat yayımlıyor olman arasında garip bir fark var. Mesela patronu olan bir yerde yayımlanırken yazıların, kendini daha kuul hissediyorsun. Ama blog açınca hadi beni okuyun nolur diyo gibi oluyor. Aslında hepsi boş hikaye tabii. Ben senelerce bir de ne göreyim, hıyarsan her yerde, her koşulda hıyarsın. En enteli de olsan çok fena hıyarsın. Blog da açsan, Niyork taymzda yazıyor da olsan hıyarsan hıyarsın işte.
Ben hıyar değilim.
Ben zevzeğim.