1 Aralık 2011 Perşembe

SABAH SAATLERİ


Çocuk sahibi olmak lafı büyük bir palavra.
Çocuk sizin sahibiniz çünkü. Hayvanlar da bildiğimiz gibi çeşitli şekillerde hayat denen sahnede yer alırlar; örneğin bazıları sürüngen canlılar olarak yaşam sahnesindeki yerini alırken, kimileri dört ayaklı canlılar olarak çeşitli rollere bürünürler. Kimileri mesela "Düşünceli" canlılar olabilirken (mesela karga düşünceli canlıdır ama düşüncelerini olumlu olarak hayata geçirmemektedir; bir midyeyi göklerden yere atmayı bilirken, beslendikleri ev sahibinin gözlerini oyarak tarihe geçebilirler. Aynı şekilde Malkoçoğlu'nundu sanırım, değerli zavallı babasının da çarmıha gerilmişken gözlerini bir karga gelip oymuş, tüm Türkiye'nin kalbi acımıştı. Hatta Türk doktor Mehmet Öz "Malkoçoğlu'nun babasına üzülenlerin uygulaması gereken ABP kalp vakfı dieti" ile gündeme osurmuş aman osurmuş demişim, oturmuştur, bu şekilde kalp hastalığına yakalananlara büyük destek olmuştur.) 
Her neyse değerli blog okuru; bütün bunlardan bahsetmek için henüz çok erken. Gerçi aranızdan bazı cin fikirli fetbazların "Neye göre erken" dediğini gönül gözümle görür gibiyim. Benim gönül gözüm sıfır yetmiş beş astigmattır. Zaman zaman çeşitli yanılgılara düşsem de, genelde doğru sezgiler doğrultusundayımdır. Bunu da nereden mi anladım; tabii ki bizim çocuğun okula gittiği bir sabah dört ayaklı canlılardan olduğumu sezgilerim vasıtasıyla anladım.
Öncelikle bunu nasıl anladığımı anlatmam gerekiyor felsefe kurallarına göre sanırım: Şimdi öncelikle şunu belirteyim ki, kiracısı bulunduğum tam dört ayrı evden çıkarken depositolarımı alamadım. Bu depozitoları alamayacağımı tahmin dahi etmezdim. İşte sıfır yetmiş beşlik astigmat elementimiz burada devreye giriyor. Neden astigmat dediğinizi duyar gibiyim. Şu yüzden: Astigmat bazen eyri büyrülmesine yol açıyor ve bu yüzden hata kaldırabiliyor. Ama derseniz ki "ben hata kaldıramam karrrdeşim" diye, o zaman ağzınıza iki tane çakmak zorunda kalabilirim.
Bazı arkadaşlarımın sakalları vardır. Bu arkadaşlarım genellikle kız arkadaşlarımdır. Bunlardan samimi olduğum bir tanesine kuaföre gideceği bir zaman "saç sakala mı ehe ehe ehe" demiş, o kadar samimi olmamıza rağmen büyük bir soğuk algınlığıyla karşılaşmıştım. (Sanki anasına küfür etmişim gibi.)
Çok alınmıştım. Ne yani samimi bir dostuma sakalların var diye dalga geçemeyeceksem sıçayım içine o dünyanın ben. Ne beti kalır ne bereketi o dünyanın. Üstelik bereketi de olmaz. Kazandığını harcarsın, kazandığını harcarsın. 
Bu yüzden siz siz olun, sakallı kızlarla görüşmeyin.
Not: Yaş ilerledikçe ayva tüylerimin sıklaştığına şahit olmak beni üzüyor mu, hayır. Neticede kıllarımız da yaşam sahnesinde önemli aksesuvarlarımız ve o aksesuvarlarımızı seviyorum. 
Hem ayrıca buna bozulmak da neyin nesi.
Peki o zaman samimiyetin ne anlamı var? O zaman sigara da içme, allah allah, güldürme beni.
ps: Resimdeki adam bizim eski veterinerimizdir.

2 yorum:

  1. Bence sizin veterineriniz Kaptan Spockmış meğersem. Ayırca sakallı kızlar köse kızlara karşı gizli bir nefret besler. Köse bir kız sakallı bir kızla dalga geöerse bu gizli nefret ortaya çıkar. Hayır yok benim sakalım falan. Üstüme gelmeyin. Köse kızlardan nefret ediyorummmmmm

    YanıtlaSil
  2. Bu arad profil fotonuz resimli sözlükte cümcük ağızlının yanına konabilirmiş sahiden.

    YanıtlaSil