9 Eylül 2013 Pazartesi

SONBAHARA GİRİŞ

Bu aralar duygu durumumda oldukça çalkantılı bir dönem geçiriyorum.
Aslında kendime yeni bir kulaklık almadan önce hiç de böyle bir dönem geçirmiyordum.
Fakat geçen gün yeni romanımın son paragrafını yazıp, noktasını da koyunca "Ayça, anam kalk sana güzel bir kulaklık alalım bacım" deyip, soluğu bi bilgisayar dükkanında aldım.
Aslında demin size yalan söyledim. Evet romanım bitti ama bilgisayar dükkanına kendime kitap bitirme hediyesi almak için gitmedim. Annemin daha 1.5 sene önce aldığımız Samsung laptopu tamamen yandığı ve çöpe atıldığı için, yeni bilgisayar almaya gidince ben de formatlanmasını beklerken kulaklıklara bakma fırsatı buldum ve hediye bahanesiyle o kulaklığı, yani bu kulaklığı aldım (ve şu anda bu yazıyı yazarken o kulaklıktan, yani bu kulaklıktan aşırı yavşak bir şarkı dinliyorum. Chris Botti diye bir herif var, onun böyle Frank Sinatra gibi bir herifle yaptığı düet. Normalde iyidir bu herif de, araya bu tip osuruktan yavşak amerikan cazımsı şakıları karıştırmış maalesef.)
                                           
Neyse, annemle gittik işte bu bilgisayarcıya ve ona sadece okey ve kelime oyunu oynayabileceği bir bilgisayar aldık.
Annem çok komik bir kadındır fakat biraz kavgacıdır.
Mesela sizi görsün, bir dakika içinde kalbinizi fethedip onuncu dakikada ağzınıza sıçabilir.
Bu gerginlik de onu daha heyecanlı kılar. Fakat elbette bunu kırk seneye yayınca kalp bölgenizde belirgin şişlikler, karnınızın içinde de hani gazetelerde çıkar ya, "15 kilo kütle varmış midesinde" diye, onun gibi ağır rahatsızlıklar hissedersiniz.
Neyse, annem orada tezgahtaki çocukla tatlı sert ilişkisini oturtmaya çalışırken, ben de gidip kendime Sennheiser kulaklık aldım. 138 lira yazıyordu ama ben sanıyorum ya 99 liraya ya da 108 kadar indirttim. Tam hatırlayamadım şimdi. çünkü bilmem ne indirim günü varmış ctesileri, ben de cuma gününü ctesi saymazlar ve o yüzde 25lik indirimi yapmazlarsa çirkefe bağlayacağımın sinyallerini verdim, hemen yaptılar.
Zaten ben de olsam yapardım. Neden mi? Öyleyse okumaya devam edin:
Efenim, anasıyla gezen kadınlardan bendeniz her zaman hem korkmuşumdur, hem de hafiften hüzünlenmişimdir. Onlar hayatta her şeyi göze alırlar.
Şimdi anneleri BİRAZ (mı!) konuşkan kadınlar anneleri ilk etapta ön planda olduğu için daha makul görülebilirler. Oysa anneleri ikinci plana geçip de kızları sahne alınca, o kadınların analarından çok daha beter marazlı olduğunu görürsünüz.
E dersiniz, az önce ben bu kadına anasının aslında biraz delice olduğunu anladığımı belli edip, onunla bir nevi ortaklık kurduğumu saygılı bir dille ifade ettim, meğer kadın anasından bile daha deliymiş dersiniz.
Ben mesela bu riyakarlığı çok yapmış ve tek başıma göt üstü kalmışlığı çok yaşamışımdır. Yani ortaklık kurduğunu sanırken riyakarca ortada kalmak. Kötü bir histir.
Annelerimiz yaşlanır ve bizler onlarla kavgalarımızı ederken aslında onların yaşlanmalarına sinirlenmekteyizdir, hayatın acımasız normal gidişatına isyan etmekteyizdir...
Of ulen of...
Kulaklığımı aldığımdan beri çok hırpalandım.
                                                       
Takıp takıp çok uzun yürüyüşlere çıkıyorum. Çok üzülüyorum.
Çocuklarıyla gezen kadınlara, bir kel balık tutmuş balıkçının yanında durarak dostluk kurmaya çalışan uçmayı öğrenememiş tavuk gibi martılara, sigarası ağzında dört yaşlarında pislik içindeki kız çocuğuna ses etmeyen anne çingenelere, yanındaki manitayı nasıl düşürdüğünü anlayamadığım, gururla gezen aşırı kısa, gözü doymaz erkeklere, bakıcısı rus kadınlarla tekerlekli sandalyede deniz manzarasının önünde tepkisizce oturan çok yaşlı kadınlara (nedense hiç erkek yok böyle,) güneşin alnında "çay satıyom, çekidek satıyom" diyerek umutlu umutlu gezen aslan gibi insanlara, sevgilisiyle buluşmaya giderken naylondan paıl parıl kırmızı eteğinin altındaki yaz günü kışlık ayakkabısının topuk kenarı erimiş ve yürürken sistem oturtmuş kızcağızlara ve bin türlü şeye.
Hayat her zaman o kadar sıradan mı sıradan, heyecanlı hüzünlerle dolu. Fakat bu hüzünler nedense her seferinde de verem edecek kadar ağır.
Ve müzikler bulamaç gibi zıpçıktı karanlığıyla beni geçmiş ve gelecekten koruyor. Bedeli de, çok yorucu o 20 kilo hüzün oluyor.
http://www.youtube.com/watch?v=rHW90UCQtos
Siz bu satırları okurken Anadolu Yakası öyle bir lağım kokuyor ki, evde hekes birbirine soruyor: Sen mi osurdun, sen mi osurdun.
Elinin körü! Şurda bi acıklı yazı yazamayacak mıyız. Hayata bak be!




1 yorum:

  1. kendi çalkantılarını ecenin içine gömüp onu hırs girdaplarına ceza olarak yolladığında bu tatminsiz okurun iç geçirmişti "meşhur klasik yazarlar ya verem geçirmiş, yada verem onlara geçirmiş". verem olasıca kız niye böle tutuk demişti. umuyorumki bu sefer karnından ur değil bir unutulmaz roman çıkar. karın dediysek içnde kalp, kalp dediysek içinde ruh var, bize doğru üfle bakalım...

    YanıtlaSil