31 Ağustos 2012 Cuma

BUNLARDAN HER ÇEVREDE VAR




Altına sıçma hikayemize gösterdiğiniz yoğun ilgiye çok teşekkür ederim sevgili blogır. Amına koyim bu yaştan sonra blogır da olduk ya, neyse.
Arkadaşlar öncelikle küfürlü konuştuğum için çok özür dilerim. Bana bu bloglar nedense sokak duvarına içini döken baskı altında tutulmuş ergenlerin paylaşım mecrası gibi geliyor. Biliyorsunuz cennet vatanımızın duvarlarında, banklarının üzerlerinde gerek sprey boya, gerekse bıçakla kazıma boya ile bilhassa da eskiden küfürler yazardı. Bunlar yüklemsiz küfürlerdi; ne bileyim sk, yrak, m, gibi kelime küfürleri idi. Bunları vakti olmayan gençler bir cümle içinde kullanmadan yazarlardı.
Apış aralarımıza olan uzaklığımız bir beden boyundan çok daha uzundur zira; yani eğilip bakamadığımızdan mıdır yoksa toplumun buraları çok ayıp yerler olarak tanıttıklarından mıdır, bu utançla gezmektense duvarlara kazımıştık çığlıklarımızı.
Fakat bendenizin küfürlü konuşma şeysim oradan gelmiyor; benim babadan geliyor.
Babam rahmetli, annnormal küfür eden bir adamdı. Kimsenin arkasından küfür etmezdi, herkesin yüzüne küfür ederdi. Meslektaşlarıyla mesleki bir tartışmanın içindeyken dahi "mına kodumunun götümün kenarı, sen ne anlarsın o bilmem neden" derdi fakat meslek icabı çok beyefendi insanlarla birlikte olduğundan kimse onunla muhatap olmazdı. Bu sayede dayak yemezdi.
Aslında laf aramızda, o küfür ettikleri gerçekten çok sinir bozucu kimseler olurdu ve onları sevmeyenler de babam ile yürek soğuturdu.
Bu sinir bozucu kimseler nasıldır bilirsiniz; prensiplerinden ödün vermezler. Fazla mimik yapmazlar, az konuşup fazla sosyalleşmezler. Evli olsalar da bekar hayatı yaşarlar, tam anlamıyla kırk yılda bir sevişirler, renkleri kaçıktır, çok cimridirler, aşırı inatçıdırlar fakat bu inatlarını inatçılık gibi sevimli bir şekilde yapmazlar; inatçılıkları bile inatçıdır. O inatları sadece dayakla kırılabilir cinstendir fakat elbette şiddete karşıyız.
Yani bu insanlar anal tiplerdir. Ve onlar kendi zehir gibi hayatlarını karılarına, çocuklarına da zehir eden çok adi insanlardır.
Ay çok sinirlendim şimdi. Yani şu an öyle bir tip gözümün önünde. Belirgin biri değil fakat görüyorum onu. Böyle gözlüklü, boş bakan, zaten bakarken sadece bir sonraki adımını düşündüğü için anlamlı bakmasının imkanı olmayan, en fazla 1.72 boylarında, saç telleri sert, genellikle erken beyazlamış (çünkü o kadar paylaşımsız ki, her şeyi içine atmış ayuoğluayı) ve bir şekilde bir gariban kız almış. Kadıncağız elindekilerle yetinen biri olduğu için bu herifle ömür tüketmiş. Ve muhakkak ilk ölecek olan da bu kadın fakat henüz bilmiyor. Bilse, elindeki tek kozu olan hayatını kurtarmak için hemen o evden uzaklaşır fakat korkuyor.
O herif var ya, kadın öldükten en fazla bir sene sonra bir kadın bulacak ve başına ömrü boyunca bir ya da iki kez gelecek o gülümseme, birazcık bonkörlük ve yüzüne renk gelme durumunu kısa bir süre yaşayacak, büyük ihtimalle mühendis ya da kadının hoşuna gidecek orta bir mevkide olduğu için de kadını kandırıp kapatacak ve aynı anal düzenine o kadınla bu kez devam edecek. Ha, bu tipler bir köy bakkalı da olabilir fakat hem kazıkçı hem veresiye vermeyen olacaklarından muhakkak köyün yarısını elde eder, sonra bir köy delikanlısı tarafından da çekip vurulur deyyusun dölleri.
Yani böyle.
Bu yüzden, babacığım iyi ki küfür edermiş bu tiplere. Yüreğim bak benim de soğudu şimdi.
Vallahi billahi.

23 Ağustos 2012 Perşembe

BİR ALTINA SIÇMA HİKAYESİ!


                               

Kakası gelenler, müjde!
Artık altına zçmak ayıp olmaktan çıkıyor. Nasıl mı? Hemen anlatayım...
Şimdi benim bu hayattaki en büyük korkularımın başında altına sçmak geliyordu. Ta ki bir arkadaşım on sekiz yaşına gelip kocaman kız olana ve annesi ile uzun bir otobüs yolculuğu yaptığı o günü anlatana kadar.
Bu arkadaşım İstanbul'dan yola çıkıp Adana'ya mı, Mersin'e mi, bir yere gidiyor, yolda aşırı kakası geliyor ve annesi yavaşça şöförün yanına gidip "Afedersiniz şöför bey, kızımın acil tuvalete gitmesi gerekiyor" diyor, şöför "Mola yerine az kaldı, bekleyin biraz" diyor, annesi yerine döndüğünde "Kızım dişini sıkıver, mola yerine az kalmış" diyor, arkadaşım "mümkün değil, kurtarmıyor" diyor, annesi yine yavaşça şöförün yayına gidip "şöför bey, kızım müşkül durumda, muhakkak durmak icap eder" diyor (çünkü annesi eski istanbullu) ve şöför aşırı gıcık biri olduğu için "Mola yerine kadar bekleyin" diye kestirip atıyor, derken arkadaşım altına sıçıyor.
Midenizi bulandırmak da istemiyorum ama hem de ishal.
Eski İstanbul hanımefendileri bazen şok geçirince fazla açık sözlü olurlar, kadıncağız panikten son derece kibar bir şekilde "Hiiii kızım sıçtı. Kızım sıçtı. Kızım neden sıçtın, keşke azıcık daha götünü tutabileseydin" diyerek hakiki duygularını dile getirmiş ama öldürmeyen olay insanı güçlendirir ya, arkadaşım o günden sonra bir daha altına sıçmamış.
Şöför hayvanı otobüsü sağa çekip (nasihatten anlamayanın hakkı kötekti aslında ama neyse) çalıların orada devamını yapmak için durmuş fakat devamı yokmuş. Benim arkadaş (Allabbelamı versin bu arkadaş ben değilim, bak na sana yemin sayın okur) yapacak başka bir şeyi kalmadığı için ıslak mendillerle temizlik yapılmış fakat maalesef o dönemler ıslak mendiller şimdiki gibi hassas değil, kolonyalı, neyse ama silinmiş ya senonabak. Bavul kapağı açılıp tüm bavullar aşağı indirilmiş, bizimkinin bavulu bulunmuş, karanlıkta beyaz kıyafetler fosforlu fosforlu konfeti gibi etrafa yayılmış, içinden temiz kıyafetler bulunmuş ve olay yarım saat rötar ile halledilmiş. E tabii otobüse geri dönerkenki bakışları hayal etmek istemiyorum. Bence siz de etmeyin.

13 Ağustos 2012 Pazartesi

YAYIN BALIĞINI BEN OLSAM ELİMLE YAKALAMAM


Bu Discovery Çenıl'da bir belgesel var, galiba sadece pazartesileri gösteriliyor, onu da programın adının "pazartesi balık günü" oluşundan anladım; işte orada bir grup adam var, bulamaç gibi bir göle girip elleriyle Yayın Balığı yakalıyorlar.
Ellerini bulamacın içine sokuyorlar, üzerlerinde günlük kıyafetleri oluyor, balığı kışkırtıyorlar, balık önce bakıyor, bakıyor, sonra sinir olup ham diye insanların ellerini ağzına götürüyor. Ama dişleri olmadığı için sanırım düşmanını ya da avını diyeyim (çünkü hayvanlar düşmanca duygular sanmıyorum ki beslesin) emiyor. Muccck muccck diye, suyun içinde emiyor.
Şeker gibi. Emiyor.
Sonra bu bir grup insan pek seviniyorlar, pek eğleniyorlar balık hamle yapınca, programın bütün konusu da bu oluyor. Deh! (Anneannem bir şeyi saçma bulunca yüzünü ekşitip 'deh' derdi.)
Ben böyle ossuruktan bir belgesel görmedim.
Eğer diyelim ki diziler olmasaydı da sadece belgeseller olsaydı, yani onun gibi böyle entel entel ve de asosyal programlar olsaydı, o zaman da kesin böyle belgeselleri beğenmeyecektik. Ve eminim ilk sevmeyip küçümseyeceğimiz belgesellerin başında bu yayın balığını emzirtme, sonra da patlama çatlama denemeleri olan belgeseller gelecekti. Hani dinamitle bilmem nereleri patlatıyorlar ya anormal herifler, işte o belgeseller.
Onun gibi gıcık insanlar var, ipe sapa gelmez işler yapan.
Ama Amerika'da yapıldığında sanıyoruz ki bu adamlar çok zengin oluyor bu saçmalıklarla bile. Oysa onlar da acından ölüyor.
Mesela araba çok ucuz, petrol çok ucuz diye biz onları zengin sandığımız için, bu aptal belgeselleri yapanları da zengin oldu sanıyoruz. Aptal derken, yukarıda bahsi geçen belgesellerden bahsediyorum.
Ama yine de para ile ölçüm yapmamak gerek. Yani onca uzunluk ölçüsü varken.
Bu şekilde yani.
Bir de bir şey diyeceğim, bu sene hepimiz çok yaşlanmışız gibi geliyor.
Mesela geçen sene bu kadar yaşlanmamıştık gibi geliyor.
Acaba bana mı öyle geliyor?
Ama mesela televizyona bakınca eskiden tanıdığımız insanların seslerinin bile yaşlandığını farkettim.
Acaba benim kulağımla ilgili bir durum mu bu.
Çünlü yaşlanınca sağır olunmaya başlanıyor ya.
Onun için.
Efenim?

3 Ağustos 2012 Cuma

SOSYAL YIRTILMA


Artık sosyal hayattan tamamiyle elimi eteğimi çekmiş bulunmaktayım. Tanımadığım insanlarla aramda ince bir zar vardı, onu da yırtmış bulunmaktayım. Bunu annem yapardı da çocukken ondan hep utanırdım, artık ben yapıyorum ve oğlan utanıyordur. Ne mi? E n'apıyoruz burda, anlatıyoruz herhalde di mi, siz de iyice aptal sanmaya başladınız ha. Ya insan der ki "kadıncaaz mı kızcaaz mı işte bişey anlatıyor, ben de iki dakka sabırlı olayım da, olaya dahil olma gayreti görtermeyeyim, besbelli anlatacak" der. Ama maşallah sizdeki çene 'çan çan çan' beş karış, daha anlatacağım şeye başlar başlamaz "Neden bahsediyorsun, ne ne" dediğinizi duyar gibi oldum ve sinir oldum. Demeyen arkadaşlardan özür dilerim.
Aslında bu ani sinir patlaması ne demek istediğimi anlattı.
Şimdi şöyle:
Ben sizi tanımıyorum, di mi? Ama bir anda cayır cayır kavga etmeye başladım. İşte böyle. Normal hayatta da bunu yapıyorum. Çatır çatır sokakta bir anda kavga etmeye başlıyorum. Diyelim ki yanımdan götünü yırtma sesi ile bir motosiklet geçti ve hemen ilerideki 80 saniye yanan o uzun kırmızı ışıkta durdu. Derhal yanına seğirtiyorum ve   onun bu sesi çıkarmaya ne hakkı olduğunu, ses çıkararak dikkat mi çekmek istediğini, kendini bu şekilde özel hissediyorsa sadece gerizekalı göründüğünü, kompleksli misin kaardeşim şeklinde belirtiyorum. (Normalde Cennet Mahallesi'nden tanıdığımız görüntüler bunlar.)
Işıkta motoru bırakıp gelip kavga da edemiyor, bir anda karşısında belirdiğim için de o şaşkınlığı atması biraz zaman alabiliyor. Bazılarının yüzünde çok aptal bir ifade oluyor o zaman da içim acıyor, üzülüyorum, kelimeleri yumuşatmaya başlıyorum ve sonunda bu dengesizliğimle aslında motorun o kadar da kötü bir şey olmayabileceğini, tehlikeli bulduğum için motor sürücüsünü korumak için böyle bir sinir yaşadığımı ekliyorum o seksen saniyeye.
Bunun gibi pek çok örnek verebilirim.
Geçen gün toplu taşımada yanına oturduğum şöför zar zar zar bir yandan telefonda konuşurken bir yandan da deli skmiş gibi gidiyordu. Yani dolmuş bi yan yatsa sürüklene sürüklene İzmit'e kadar kayarız Allah korusun; ne hikmetse yol da öyle açık.
Hemen adama dönüp "Ya yol tıkalıyken konuşsana kaaarrdeşim! Dikkat ettim, ne zaman trafik açıldı o zaman aldın eline telefonu. Rahatsız mısın, nesin anlamadım ki." Bunun üzerine şöför gülümseyerek yine o saf yüz ifadesiyle "Yok abla, iftara çağırıyorlar da, ben de bu seferi bitirip öyle gidicem, ondan acele ediyorum, telefondaki de annem, ben gidene kadar onlar da yemeyeceklermiş" dediğinde içimdeki minyatür volkancık faaliyetlendi ve kapakçıkları açılıp vicdanımın üzerine hörrrr diye lavlar, korlar, bilimum sismik faaliyetler doluştu ve "Hayır ben sizin iyiliğiniz için söylüyorum, ben inerim giderim eve fakat siz her gün kullanıyorsunuz, Allah korusun kaza bir kez yapılıyor" dedim ve ekledim: "Allah kabul etsin" ama annemin Kemalist refleksiyle bir ezber tombalası çektim, bingoo ne çıktı?: "Unutmayın ki, çalışmak en büyük ibadettir."
Yani aslında o kadar yaşlı değilim fakat yetmiş yaş tepkileri veriyorum sosyal hayata. Eskiden işte, çekinirdim sosyal hayattan, tanımadığım insanlarla konuşmazdım son zamanlarda annem gibi zar zar konuşmaya başladım. Sanki herkesle akraba gibi.
Mesela sağ olsun annemle bir dükkana girseniz, çıkarken nereden baksanız on beş dakika kapıda dükkancı ile geyiğinin bitmesini beklerdiniz. Sigarayı bıraktığımdan beri gerçi bu süre kısaldı. (Sanki sigara gereksiz vakitleri uzatıyor. Valla bak.)
Bir arkadaşım da benim gibiydi ve zamanında bir adamla kavga ederken adam bunu saçından tutup elli metre sürükledi. Bu arkadaşım bir iki kez daha böyle şiddet görünce (ama o benden daha manyak, yani o basbaya kavga için yapıyor ve vicdan azabı çekip de kavga ettiği kişiye sonradan acıyıp dengesiz yumuşamalar yaşamıyor) ve İsviçre'ye taşındı. Kırk yılda bir dönüyor buraya ve siniri hiç de geçmemiş. Sevmiyor bu ülkeyi.
Hiç sevmiyor. Hatta bir tarafı da İsviçreli olmuş artık. Vigiyts filan diyor. Ben de gut diyorum. Ama o kadar.
Ama biraz yapmacık olacağım. Ha, diyeceksiniz ki normal bir insan olmak yapmacık olmak mıdır diyeceksiniz. Benim için öyle. Benim normalimde normal olmak yok dolayısıyla herkesin normalini yaşayabilmek için yapmacık olmam gerek.
Ha diyeceksiniz takıl kafana göre, fakat o zaman biraz, nasıl diyeyim, deli gibi olur. Yani evinde laylon torba biriktiren, arada onları yıkayıp balkona asan, dışarıdan geçenlerin "işta burası o delinin evi, bak bak görüyon mu kediler, yetmiş tane" diyecekler.
Haaaa bir de şu vaaaar: Memo geçen ne dese beğenirsiniz!? "Anne, dedi, sen kesin yaşlanınca evinde yetmiş tane kedi besleyenlerde olacaksın" demez mi! Çünkü o biliyor delilerin  kedi saplantısı olduğunu.
Ona eski kuşaktan olsaydım kinayeli bir ses tonuyla ve gerdan kıvıra kıvıra "Aman evlaaaadım, inşallah öldüğümde de haberiniz olur da kedilerim yemez beni" deyip göz de süzebilirdim. Fakat yuh artık o kadar da değil; ben bu sosyal yırtılmayı modern bir perdeden yaşıyorum. Annem de modern olarak bu sosyal durumu yaşıyor Allah için. Hatta annem biraz da mesela dükkan sahibiyle müşteri oluşunun bilinciyle zengin gibi mi desem, yani biraz daha mesafeli, hafif öğreten adam gibi davranıyor.
Ama ben henüz acemiyim ya, ondan sanırım vicdan dalgalanmaları yaşıyorum.
Bu vicdan dengesizlikleri beni çok yıpratıyor. Bir de öfke çıkışları. Bu yüzden geçen gün bir ilaca mı başlasam demiştim.
Ama başlamadım. B kompleks vitamine başladım. Belki komplekslerime iyi gelir.

1 Ağustos 2012 Çarşamba

BU HAVALAR ÇOK HOŞUMA GİDİYOR


Bugün hava ne kadar iç açıcı İstanbul'da, kapalı mı kapalı.
Benim içim kapalıyken hava açık oldu mu iki katı kapanıyorum içime çünkü. Düzeleceğim varsa da düzelmiyorum hava öyle riyakârlık yapıca.
Ama bugün "Al sana, ben kapattım içimi sen ferahla" dedi hava. Bir nargilenin kavanozu ('ser') gibi içim dumanlı, kor konan yeri yani lülesi, lüle lüle iniyor omuzlarıma, ağırlık yapıyor bu sıcaklık hissi.
Şimdi bugün uzun zamandır mahalle arası herhangi bir nargilecinin herhangi bir nargilesi hissimin üzerine cosss diye bir su döktü hava. Yağdı da kurtuldum. Ama neredeyse Haziran'ın 11'inden beridir içimde yanan boşluk ateşi (aslında yanan havadır) bugün bir sükûn buldu.
Nası huzurluyum. Nası huzurluyum.
Dün mesela, meslek icabı değil, istediğim için bi komiktim bi komiktim, normalde son iki aydır tanısanız hiç sevmeyeceğiniz beni dün tanısanız bi severdiniz bi severdiniz.
Yani bitki gibiyiz: Serin esen rüzgarlı bir yaz gününde, akşamdan yağmurlu kapalı havalarda ağaçlar nasıl neşe içinde yemyeşil fışkırır, sağa sola dans eder ve üç aylık yaz tatilinde bir anda, ergenliğe geçen çocuklar gibi serpilirse, işte öyle, rahatladım, boy attım.
Çok mutlu oldum.