28 Mayıs 2013 Salı

İYİ BİR UYKU ÇEKMEK İÇÜN


Gece yarısı uyanmanın ne demek olduğunu sadece uykusu kaçanlar bilir. Gece uyanırsınız ve saçma sapan şeylere takılırsınız.
Ben de bazı geceler uyanır ve çok acaip şeyleri kendime dert ederim.
Mesela karşıdan karşıya geçerken ya ayağım takılıp düşersem, ay sakın bir daha oradan kaşıya geçmemeliyim, kendime ya anlatamayıp da sabah her şey yoluna girdi diye yine o tehlikeli yolda kaşıya geçersem diye. Bunlar karşıdan karşıya geçmeli evhamlardır.
Bunun dışında zehirlenme konseptli evhamlarım, boğulma temalı korkularım ve elbette o hayvanoğlu hayvana neden ağzının payını layıkiyle veremedim konulu öfkelerim gecenin köründe üzerime hücum ederler.
Bunun dışında kendi üretimim "Ya astrolog olsaydım/olursam" isimli deneysel bir evhama da sahibim.
Çünkü bu astroloji konusunda tam orta yerde duruyorum.
Nasıl mı, na şöyle:
Bendeniz mesela iki sene öncesine kadar durduk yere burcunu soranlara gerzek gözüyle bakardım. Astroloji sitelerini okur eder, hatta bir tanesine dört aylık 27 tl bile öder fakat yine de astroloji sevene pek matah gözle bakmazdım.
Şimdilerde artık soranlara kötü gözle bakmıyorum nedense.
Hatta ben de biraz konu ile ilgili konuşuyorum.. Mesela dün birine burcunu ve yükselenini sordum.
Çok az anlıyorum. 
Ama ben mesela iyi ki astrolog olmamışım diye de seviniyorum. Çünkü eğer astrolog olsaydım mesela dün sabah neye elimi atsam bir şey oluyor, herkesle kavga ediyorum, internetler çekmiyor, kopukluk oluyor, bir sayfa açarken "loading..." yazısı soluk renkli ekranda mausumu etkisiz hale getirip beni beklettiriyor. Ben de bunlar olunca dün sabah sinirle "dinini sktiğiminin merkürü geri mi çekiliyor ağuna katem" diye bağırırken yakaladım kendimi.
Sonra gece yarısı uyandım ve ay dedim, ya astrolog olursam!
Sonra ama sabah oldu ve bu korkum geçti. Dolayısıyla geceleri duyduğum korkular çok anlamsızmış. kalkıp bana süpangle yedirmek içinmiş fakat ben kalkmadım. 
Bir de, uyanmadığın geceler kan uykundan çişin gelerek uyanıp da uykun kaçmasın, o caanım uykuna devam edesin diye kalkmaya üşenip de uyumaya devam etme çabası da uykunu kaçırabilir, bunlara karşı yatmadan fazla su ve çay içmemek gerek.
Ya çok çay içersem diye bir evhama kapılıp da bir sonraki geceyi uyanık geçirmemek için, haydi dostlar yorucu bir güne merhaba diyelim. Hatta daş daşıyalım ki gece uyanacak dermanımız olmasın.

22 Mayıs 2013 Çarşamba

ŞİİR SAATİ


Ay bu meşguliyet de nedir böyle
Kafayı kaşıyacak vakit bulamamak da nesi...
Gören de milyoner sanır.
Oysa ben yüzerim.
Atam orda birine benzemiş ama çıkaramıyorum.
Haa, tamam yaa, bizim oğlanın Zeynel diye bi sınıf arkadaşı var, ona benziyoo.
Ama çok iyi çocuk valla, çok efendi bi çocuk.
Geçen Memo'yla kavga gibi bişey etmişler galiba
Yakıştıramadım dedim Memo'ya,
İyi geçin insanlarla
Uff çok sıkıcısın dedi bana
Yüz lira güzel para.
Yokluğu yara.

15 Mayıs 2013 Çarşamba

SEVMEK SEVMEK, SONUNA KADAR SEVMEK


Bence bir çeşit sevgi vardır, o da hayvan ve bitki sevgisidir. Demek ki iki mi etti? Fark etmez, benim için kaç tane olduğu değil, kaç çeşit olduğu önemli zaten.
Bu biraz uzun bi konu bu yüzden lütfen vaktiniz varsa okumaya başlayın. Ha, vaktiniz yoksa benim de boş yere vaktimi almayın, allah aşkına tadımı kaçırmayın. 

Neden iki çeşit sevgi vardır?

Çünkü hayvan sevgisi tamamen ihtiyaçtandır. 
Bakınız sevgili internet bağımlısı; insan sevgisiz yaşayamayacak, yaşarsa da büyük geyik duruma düşecek bir varlıktır. Sürekli romanlara, filmlere konu olup kendini maymuna çevirebilecek, sevgiyi bulma hikayeleriyle insan içine çıkamayacak, eşşek muhabbetine maruz kalacak bir varlıktır.
İyisi mi birbirimizi sevelim. İhtiyaçtan sevelim. Bunun için de hayvanlarla pratik yapalım.
Hemen konuya giriyorum. Ay inşallah uğur dündar burayı basmaz, sıhhi olmayan yazılar yazılıyor diye. Gerçi Uğur Dündar mı kaldı yaa. (O da ne solayum yaptı be. Ya kafama takıldı acaba solaryum değil de bronzlaştırıcı pat mıydı. Neyse ne. Bizi ilgilendiren onun sanatıydı. Konuyu yeterince dağıttık hınzır okur, dilerseniz devam edelim...)

1) İçimdeki Kedi: 

Bendeniz onlarla bol bol bakışırım. Gözlerinin içindeki dikine çizgiler biraz timsah gibidir, bu sizi şaşırtmasın. Bir süre bakıştıktan sonra (bunun için ilk şart aşırı tembel bir kedi bulup muşmula gibi sıkılmadan size bakmasını sağlayabilmektir,) o yılan bakışların ardındaki sizi görebileceksiniz. 
Burası çok enteresan. Yani orası çok enteresan. Sonradan o kediyi daha çok seveceksiniz, ta ki size işi düşene dek. 
Bir sabah sizi miyavlayarak uyandırdığında ya da kakası kokup da temizlerken canınıza tak ettiğinde aslında onu sevmediğinizi fark edeceksiniz. Ama bu da sizi korkutmasın, sevgi ruhunuzun fiziksel ihtiyacı olduğu için bir süre sonra normale dönersiniz, sakın vicdan yapmayın.
Bir sabah bizim kedi (Sütlü) ince ve hafif sesiyle (yine) yatağın yanına gelmiş karın ağrısı gibi hafif hafif ve ince ince ince miyavlıyor. Bağırmıyor, hafiften alıyor, yani eser miktarda sesleniyor fakat çok sinir bozucu. Pşt pştladım, bir iki adım atıp geri geldi, miyavlamaya devam etti. 
(Tabağında mama olmasına rağmen sabahın beşinde sıkıntıdan muhabbete çağırıyor aslında pezevengin kedisi.) 
O an kendimi bu hayvanın sık sık bunu yaptığını, en yakın zamanda su püskürtücü çiçek sulama şeylerinden alıp başucuma koymayı, her geldiğinde de ona sıkmayı planlarken yakaladım kendimi. 
Ha, diyeceksiniz ki gerçek sevgide bu yoktur. 
Vardır.
Amma da yoktur, peki bu nedir? 
Siz bunu düşünürken ikinci şıkkımıza geçelim:

2) Çiçek Sevgisi:

Öncelikle bendeniz yaşandıkça çiçekleri sevmeye başladım, bunu belirteyim.
Annem ve anneannem sürekli tüylü yapraklı kalın kalın menekşeleri cam kenarlarına koyup beş saat bunlardan bahsederler ve her gittikleri evden bir dal menekşe alıp çay bardağına koyarlardı ve ben de sinir olurdum ne gereksiz hareketler bunlar diye fakat anaa, bir de bakmayayım mı yaşlandıkça ben de çiçek hastası oluyorum!
Fakat çiçek sevgimi ben manita ile doyuruyorum. Yani ben mesela hayatta gidip de bir bardak su koyamam o çiçeklere. Bizim manita gidiyor toprak alıyor, saksılar alıyor, onları değiştiriyor, kafasının bir köşesi sürekli bunlara çalışıyor. 
Ben onun çiçek sevgisinden çok feci faydalanıyorum. Mesela salondaki koltuğun sırt dayama yerlerini ayağımla yatay duruma getirip, ayaklarımı bu yastıklara koyup onun balkondaki çalışmasına yattığım yerden ara ara göz atıyorum. Bir yandan da ayaklaım sırt dayama yastıklarında olduğundan kan akışım da hafif ve tatlı bir karıncalanma meydana getiriyor ve hayattan aldığım zevk maksimuma çıkıyor.
O balkonda hummalı ve yorucu çiçek sevgisinin uygulamalı çalışmasına devam ederken ben de uyukladığım üçlü kanapeden ara ara gözlerimi azıcık aralayıp onun yerinde olmadığıma şükredip uyuklamaya devam ediyorum.
Ben çiçek sevgimi bi başkası vasıtasıyla yerine getiriyorum ve hiç zahmetsiz bu bana büyük bir haz veriyor. Bu da beni hayata daha çok bağlıyor, hem etrafımda renk oluyor, hem de o bölümlerde evde tatlı bir huzur kol geziyor. Çünkü ben mesela çay içmeyi sevmediğim için (dudak derilerim soyuluyor sıcak şeyler içerken) milletin çay şıngırtısıyla aldığı huzuru ben de bu tip numaralarla alıyorum.

3) Martı sevgisi:

Haa, bu da bak mesela önemli sevgilerdendir fakat bize ayrılan vaktin sonuna geldik. Siz de lütfen bu arada boş durmayın biraz hayvanları ve en azından apatmanların bahçelerindeki çiçeklere bir göz atın.
Mutlu yarınlar dilerim. 
(Martıları da incelemenizi rica ediyoum bir süre, soru sorucam. Fakat unuta da bilirim, tatsızlık olmasın.) 

13 Mayıs 2013 Pazartesi

LİNÇ TOPLUMU

Bu sabah enişteniz mutfakta kahve yaparken (bizde kim önce uyanırsa kahveleri o yapar) içeri aniden girdiğimde, kendi kendine gülerken buldum.
"Neden gülüyosun, yoksa başka bi kadın mı var, ya o ya ben" dedim.
Meğer bir türk sanat müziği şakısı var, ona gülüyormuş. Şarkı şöyleymiş:
"Hatırla ey peri, o mesut geceyi,
Dalların altında verdiğin buseyi"
Buraya kadar her şey ne kadar da romantik değil mi dedi.
Sonra "Bak şimdi" deyip şarkının sözlerini devam ettirdi:
"Beni mecnun ettin (bak bak burada nasıl çirkefleşmeye başlıyor, dedi)
Sen de olasın.
Aşkımı inkar edersen, allahtan bulasın"
diyerek tehditle bitiriyor. Nasıl nazik başladı, ayı gibi bitirdi lafı. Sonunda kafa çakmış bile olabilir, diyerek kendi kendine gülmeye devam etti.
Canım sıkıldı. Çünkü adam haklı. İkiyüzlü bir şarkı. İyi başlıyor, hevesi kaçınca pisliğe bağlıyor.
Ben özellikle ikili ilişkilerde karşıdaki tarafın haklı çıkmasını hiç sevmem.
Neden sevmem.
Çünkü daha sonra bana karşı koz olarak kullanabilir de ondan. Yoksa neden sevmeyeyim ki. Neticede karşıdaki de insan. Ara sıra onun da kendini haklı hissetmeye hakkı var.
 Arkadaşlar, bu yazıyı okuyanlar şu anda memleketimizdeki çok hassas dönemde içli yazılar yazmam gerektiğini düşünüyor olabilir fakat ben öyle düşünmüyorum. Bu tip yazılar sadece bana yarayacaktır, bizim duruşumuz belli, bu politik duruş hiç bir işe yaramaz.
Ayrıca bir de fark ettim ki, herkes kulaktan dolma bilgilerle birbirine artislik yapıp duruyor. Asıl önemli olan, şu anda ne idüğü belirsiz dönemde herkesin olduğu gibi olmasının, insanların kafasına göre kimsenin özgürlüğüne halel vermeden takılabilmesinin desteklenmesi.
Benim düşüncem bu.
Kimse kimseye terbiyesizlik yapmasın, allahtan bulasın.
Şarkı her şeyi söylüyor.
Bakınız, dün gece rüyamda osmanlı döneminde saraya gelin giden anneannesinin padişahın tecavüzü ile intihar ettiği bir kız, bir panelde bu olayı aniden itiraf edip ağlıyor, ben de bunu bu kadar ciddiye aldığını bilmediğim için biraz dalga geçerek samimiyet gösteriyordum.

Dalga geçtiğim için çok feci şekilde az kalsın paneldeki insanlar tarafından linç ediliyordum. Bence bu paneldeki insanlar sizdiniz.
Bu beni rüyamda çok korkuttu.
Zaten linç edilmesem bile linç edilmekten genel olarak korkuyorum.
Şimdi bendenizin son zamanlarda apolitik olma taraftarı olma sebebi de bu; bizde fikir özgürlüğü olmadığı, kendi düşüncesinde olmayanı barbarlaştırıp ötekileştirdiğimiz için (bu ötekileştirme lafının da modası geçmeden önce çok havalıydı,) linçe çok yakın bir toplumuz.
En ufak bir dil sürçmesi, düşünce şeysi, göz seyirmesiyle kolaylıkla katrana ve tüye bulayabiliyoruz. Sonra da acıyıp tekrar göklere çıkarmaya çalışıuyoruz fakat bir kez mundar olmuş oluyor, tadımız kaçıyor, istemeye istemeye onu gömüyoruz. İki gün suçlu hissedip adına bir anıt dikiyoruz, olup bitiyor.
Yani biz elimizden geldiğince kaşımızdakini hemen linç ediveriyoruz. Çok ayıp.
Neyse çok da önemli değil. Yani neticede zaten datça'ya yerleşmek istiyouz, bir tık daha paramızı biriktirip zktir olup gideriz.
Ben sesli düşünüyorum. Yani diyelim ki gerçekten o panelde anneannesi padişah tarafından tecavüze uğramış bir torun ağlaya ağlaya anneannesinin padişahın tecavüzüne uğradığını söylese ve ben de dalga geçerek abi yeaa desem ve linç edilsem, hemen kaçarım.
Çok hızlı koşarım fakat.


10 Mayıs 2013 Cuma

BİR İNGİLİZCE, BİR FRANSIZCA VE BİR DE LAZCA HABERLER

Şu an TRT3'te şopen'in piyona şeysi var. Ailecek kafamız çok fena şişti.
Sabah sabah çocuk entel olsun, evdeki bitkiler serpilsin, inekler iyi süt versin diye açtık ama bi kere piyanonun forte olduğu yerlerde velev ki sevdik, radyo bir yere denk gelip öyle feci cızırtı yapıyor ki canımız çok sıkılıyor.
Evde kimsenin kimseye tahammülü kalmadı. Sırf kalkıp radyoyu kapatmaya üşendiğimiz için o şopen deyyusunun da gerçi suçu yok ama cızırtılı radyo vericisini çekmek zorundayız.
Demin enteresan bir şey oldu; koltukta gerneşirken kolumu arkaya doğru bir uzattım HIAAA diye bağırarak, bir anda radyonun cızırtısı geçti. Sonra eski halime dönünce tekrar cızırdamaya başladı. Kolumu yine arkaya dimdik uzattığımda tekrar cızırtı geçti.
Haa, o zaman anladım ki bu radyo beni anten yerine koyuyor.
Yani bu radyo beni adam yerine koymuyor, anten yerine koyuyor.
Eşşooleşşekler, yıllarımı verdiğim hayvana bak sen hele, sen kimsin de beni anten yerine koyuyosun lan! Lümpen pezevang.
Adam ol adam.
Aslında daha kötü şeyler de söylerdim de, düşünün ne kadar terbiyesizim, internet ortamında bile terbiyesiz kaçabiliyor "içimdeki kelimeler."
Ani ruh dönüşümşerine sahip bir insan olduğum için şu anda kendimi bir anda şair ruhlu hissetttim.
Hayata hisli gözlerle bakıyorum şu an.
Şopen gaza geldi, abanıyor tuşlara. Tuşlar da hassas tuşlar, ivmeyi güzel alıyor.
Spiker programı kapatırken şunu dedi: "Güneşin hayatınızı, müziğin de ruhunuzu aydınlattığı güzel bir hafta sonu diliyoruz" dedi.
Memo dedi ki" anne, dedi, sen beni hani 3 yaşından 8 yaşıma kadar TRT3'teki klasik müzikle uyutuyordun ya, dedi (evet bu doğru, tam yattığı zamanlarda radyoyu hafifçe açıp odadan çıkardım) işte sen odadan çıktıktan hemen sonra müzik biter ve haberler başlardı, almanca, ingilizce ve fransızca haberler tam yarım saat sürerdi" dedi.
Çok fena oldum.



7 Mayıs 2013 Salı

KEDİ ve NAH

Eskiden kedileri bu kadar sevmezdim. Bu sene kafayı yemiş gibi kedi seviyorum.
Bişey söyliyim mi, çok işe yarıyor onları sevmek.
Efendim bendeniz kan şekerim düşünce yani halk arasındaki adıyla karnım aç olunca ayı gibi bir yapıya sahip oluyorum. Aşırı sinirli ve terbiyesiz bir hale gelebiliyorum. İsa'nın son yemeği gibi bir yemek anlayışıyla bütün gemileri yıkabilecek duruma geliyor ve insan ilişkilerimi çok zedeleyebiliyorum (gerçi İsa'nın son yemeğinden sona gemileri yakan ne İsa ne de havarilerdi, bizzat Allah'ın ta kendisiydi ya, hadi neyse...)
Fakat mesela bu esnada bir kedi çıkarsa karşıma bir anda kedinin üzerine çullanıp onu yermişçesine kafasını okşayarak seviyor, bütün sinirim geçince de insanları tekrar sevmeye başlıyorum.
Bütün sinirimi kediden alır gibi kedinin kafasını önden arkaya, rahmetli Adnan Menderes'in (bir an Adnan Mersedes yazdım sandım) saçları gibi briyantinli bir hale gelinceye kadar severken kedinin gözleri çekik çekik oluyor. Azıcık sersemliyor bu kadar sevilince ama benim sinirim de geçmiş oluyor.
Bu yüzden kedileri sevmek benim için olmasa bile çevremdekiler için çok önemli.
Gelelim bizim kedi Sütlü'ye...
Bizim Sütlü'yü sadece görmek bile bana yetiyor. Derhal sinirim geçiveriyor. Ya gözlerindeki o hipnotize eden tembellikten ya da uçuk beyazlığının ruhumun tavşan tüyüyle tozlarını alıyor oluşundan, çok süper bir insan oluveriyorum. Param olsa dört özel okul, iki özel camii, yedi adet de halı saha yapabilecek kadar iyi bir hale gelebiliyorum. Ama mantığımı da kaybetmiyorum sizin de anladığınız gibi.
Her neyse, çocuklarımıza hayvan sevgisi aşılayalım. Çünkü insan sevgisi hayvan sevgisiyle başlıyor.
Bem mesela, karnım acıktığında kedi sevemeseydim, insanları nah severdim.


5 Mayıs 2013 Pazar

BİR PAZAR GÜNÜ HAYATTAN BİR KAÇ KESİTCİK

1
Şok markete gittiğimde karşılaştım bu sabah.
Sanki migros'a gitmek ister gibi bir hali vardı. Aradığı peyniri bulamamıştı besbelli.
Doğruluk peyniri mesela şok'ta yok, migros'ta var. Ama şok'ta da güzel peynirler var, mesela taciroğlu. Çünkü doğruluk peynirinin bir paketi yirmi lira mı yirmi iki lira mı, uçuk bi fiyat. Zart diye de bitebiliyor, bu yüzden bu bayan bence gereksiz yere üzüyordu kendini, ki, migros'a değil de şok'a geldiği için üzülüyorsa.
Kaldı ki, bim'e gidenler ne yapsın, orada mesela dost peynirlerinden başka peynir yok diye biliyorum. bir de tahsildaoğlu var galiba ama onu gördüğümde o korkunç cingılı çınlıyor kulaklarımda bu yüzden gördüğümde gözlerimi kısıp öyle geçiyorum o reyondan.
                                                                                 2
Bu güzelim pazar sabahı mutsuz insanların sayısı epey çoktu. Bu mutsuzluğu yaratanlardan biri de biraz bizdik gerçi. Karşı apatman kentsel büzüşüm kapsamında yıkılıyor. Zaten her yer korkunç yıkılıyo. Yerine kirasını ödeyemeyeceğimiz yeni apartumanlar yapılıyor. Her neyse; bu sabah bizim manita pavarottiyi açmış sonuna kadar, sonra da iç odaya kaçmış gürültüden. Salona gidemiyoruz sesi kısmaya, herif öyle bağırıyor. Balkon kapısı da açık olduğundan bu yıkılacak apartmanın kapıcısı aynen şu şekilde üzülüyordu. Hem sesler çok anırıyordu (allah Pavarottinin ruhunu şad eylesin) hem de sevgili kaşı apartmanın kapıcısı Metin efendi yılların anılarını aklında tutmaya çalışıyordu. Yüzündeki mutsuzluk bundandı.
                                                                                     3
Ama kimilerine de gülüyor hayat. Her ne koşulda olursa olsun bronzlaşmayı varoluş amacı olarak almış bir hanım kızımız bu güzel pazar gününde plaj havlusunu almış, şortu ayağında, omuzundan bikinisinin ipi sarkarak sahile doğru yürüyodu. Ülen dedim, Mirkelam haklıymış, kimine de düşeş geliyor hayat. Çünkü ille de para gerekmiyor, her yerde bronzlaşmak istemek bence büyük şans. Bunun için yüksek bir yaşam enerjisi icap ediyor. Mesela peynirinden hoşnut olmayan marketteki kadın gibi takıntıları yoktu bikinili kızın ne de apartmanı yıkılınca anılarını nereye sokacağının endişesi. takılıyordu işte. 
Ben de yani iki kel çizim yapıcam diye iyice saçmalamaya başladım ya neyse.







4 Mayıs 2013 Cumartesi

ÇİZ DENEME ÇİZ ÇİZ


sıradan bir gün. çok trafikli haftasonu sokağından eve kendimi dar attım ve en sevdiğim program olan paint'te resim denemesi yapıp bagaaym bloga katınca (çay katem mi) ne oluyor dedim.
Bu şekilde oluyor demek ki.
ilk resimdeki de, alttaki de spor salonunda gördüğüm iki kıl tip.
bakarsın biraz çizim de yaparım.
hoşuma gitti. e tabii mavsla anca bu kadar çiziliyor.

ay ne güzel, renkler de çok güzel çıkıyor. tamam abi yeaa ben biraz burdan insan izlenimleri de yapayım çizimli mizimli.
valla hayat bana hayat ha. ama bayat ha.

3 Mayıs 2013 Cuma

YAZ GELDİ ÇOK MUTLUYUM!

Durun teybe şunu koyayım da yazıma öyle başlayayım:
http://www.youtube.com/watch?v=bsoiupLME-w
Hah, müziğimizi de koyduk, ayaklarımızı dötümüzün altına alıp yazımızı yazmaya başlayabiliriz.

Demin bir arkadaşımı aradım, yurt dışından çalıyor gibi geldi telefonun düdüğü, panikle kapattım. Çünkü niye panikle kapattım, çünkü turksel ağzıma öyle bi sıçar ki, o yüzden kapattım. Ben arayınca sanıyorum çünkü yarı yaıya aaaaa bi dakka yaaa, ordan aradıklarında döte giriyorduuu tamam yaa, hay allah boşuna kapattım. Eyvah! Şimdi o beni ararsa bana giricek. Ama yoo, hahhah, gayet basit, açmam olur biter.
Fakat, ya turksel ben açmadığım halde düdük sesi parası alırsa?
Ya canım sıkıldı bak şimdi. Hay allah bütün tadım kaçtı ya.
Yaşamak çok zor.
Bak ya, gördün mü, tam dedim cuma günü akşam üstü gidelim bir yerde bira içelim, gün batımında dandik bir yerde şaapalım huzur bulalım, şu başıma gelenlere bak.
Arkadaş da edinmiyeceksin bu devirde. Ya da edineceksen de yurt dışına çıkamayacaklardan edineceksin.
Bugün cuma. Çok güzel bir akşam üstü. Bu kış da geçti.
Geçen kışa oranla daha az yorucu oldu benim için. Geçen sene çok yorucuydu. Kurumları troller basmış. diyim ben size kısaca. Allaha çok şükür şu an kafam çok rahat.
Sevgili okur, biz birazdan evden çıkıcaz, bizim manitanın çok çok eski bir arkadaşının haydarpaşada bir oteli var, ama nassı eski nassı eski ve nasssı mannnyyyyak bir manzarası var, orada köhnemiş çok ağır ferforje bahçe mobilyalarında kız kulesini seyrederek ve güllerin arasından ve etrafımızdaki herkesin turizz olduğu bir yerde buz gibi bira içicez, cipis yiyicez, belki köfte patates de yeriz ayıptır söylemesi.
Ay çok mutluyum sevgili şeyler, çok.
YAz geldi.
Şunun şurasında 40 tane yaz devirdim, sayılı yazı iyi değerlendirmek gerek.
Kafayı bürüterek mutsuzluklara, bu hayat çok kötü seyir halinde gider.
yazları çok seviyorum.
Yazları çok seviyorum.
Arkadaş arıyor, şşşş... Açmıycam.

1 Mayıs 2013 Çarşamba

ÇOK TATLILARSA KUZULARI NEDEN YİYORUZ

Kendini yormak istemeyen herkese, bir ilkbahar gününden merhabalar!

Efendim, bendeniz kuzuları çok severim. Bugün bunu burada sizlerle paylaşıyor olmanın haklı yanaklarını sıkmakla kalmıyor, bir ufak anımı daha sizlerle paylaşıyor olmanın yorgunluğunu daha şimdiden yaşıyorum. Ama canınız sağolsun, helali hoş olsun; neticede siz de senelerce geyiklerimi dinlediniz, zevzek esprilerime güldünüz, ki, çoğu zaman "ha bunda gülünecek ne var allaanaşkına" diye düşünmeme rağmen.
Yetişkinlik çağına yaklaşan neredeyse herkesin duymaya başladığı şeylerden biri de "kelimelerin anlamlarını bilmeden konuşuyoruz, gerçekten dinlemiyoruz, anı yaşamıyoruz, zart zurt" gibi şeylerdir.
Şimdi şunu düşünüyorum dünden beri; bazen kelimeleri gerçek anlamlarını düşünmeden yaşamak daha iyi olabilir. Mesela kasaba giriyosun, adam sana diyo ki "abla (diyor,) süt kuzusu geldi, pirzola veriym mi" diyor. Bendeniz süt kuzusu lafını duyunca çok kötü oluyorum. Adama küfür edip oradan çıkasım geliyor.
De ki "abla, de, çok iyi pirzolam var, ister misin" de. Bak şimdi, ben mesela et yemeyi çok seviyorum çünkü daha önceki yazılarımızı takip edenler (aşağılar gidince bu yazılara erişilebiliyor) baba tarafından erzincanlı olduğum için et görünce elim ayağım titremeye başlıyor. Benim genlerimde et yemek var. Ama anne tarafından da hayvan sevgisi geçmiş aynı genlere, e böyle olunca ne oluyor, adam süt kuzusu var derken o kelimeyi duymamak için adamın sözünün üstüne "lallallalala" diyerek şarkı söylüyorum ki duymayayım. Adam şarkı söylerken duymadım sanıp tekrar ediyor, "daha annesinin memesinden kopmamış bir yavru geldi" diyecek gibi oluyor orross.. tövbe estağfurullah, ben bu kez o kasapta bunlunduğum için şarkımın şiddetini arttırarak lallallalallaaaa diye sesimi yükseltiyorum, o tekrar etmek için daha çok bağırıyo, ben de şarkımı yükseltiyorum, bu böylece sürüp gidiyor.
Hay bok yiyesiceler. Et boklanacaksan da iki kart et boklan, hayvanı annesinin memesinden süüye sürüye ya tövbe ya.
Neyse sizi de üzdüm şu güzel günde.
Efendim bir diğer anımıza gelecek olursak; boklanmak dedim de aklıma geldi.
Bizim sülalede ismini vermek istediğim ama sonra arıza çıkar diye veremediğim bir takım aile kolları var. Bu aile kollarından birinin oğlu böyle nasıl desem, herkes işinde gücündeyken ta yetmişli yıllarda gitar çalmaya özenmiş, saçlarını uzatmış, efendime söyleyeyim, karı kızın peşinde aşk adı altında melül melül dolaşmış, sürekli şiirsel geyikler yapan, benim çok sıkıldığım biridir.
Bunlar azıcık varlıklı ve aşırı da cimri bir aile olduklarından, ellerindeki beş erkek çocuğun beşini de iş yaptıkları adamların kızlarıyla evlendimek istemişler, bu temennülerine ancak iki tanecik oğullarında vakıf olabilmişlerdi.
Bu gitar çalmayı seven şiirsel yaşamak isteyen oğulları derken bir gün feci kenar mahalle kızı olan ve günde beş herifle al takke ver külah takılan (hem de bekaret kemeri takıldığı yıllarda) bir kızla evlendi.
Bunlar ana kız çok korkunç yaradılışlı ve aşırı yoksul bir yerden geliyordu. Zavallım, bu tip kızcağızlar da aslında erkeklerle düşüp kalkmasını annesine bakmak için gerçekleştirirler, ki, sonradan zengin olan bütün o tv'de gördüğümüz alaturka kadıncağızların neredeyse hepsi aslında seksten zevk almayıp annelerine iyi bir hayat yaşatmak için öyle mafya metresi olurlar, filan. Yani tamamen iyi evlatlıktan.

Neyse, bu kızcağız da azıcık varlıklıca bu herifle nikahı kıyıverdi. E tabii kıyınca soluğu çocukluktan beri annesiyle önünden geçerken parasızlıktan, pastalara atmak istediği dilleri pastayı kapabilmek için sahibine dil işareti çektiği o pastanelerde aldı. Evini pasta börekle doldurdu. Derken bir gün annesiyle telefonda şu şekilde konuşurken duymuş birileri:
Anaa, gel pasta bohlanak, çay bohlanak."
Ben çok üzüldüm bunu duyunca. Önce güldük tabii. Fakat aslında sonra üzüldük. Çünkü yazık ya, boğazından geçmemiş, annesi de yesin istemiş. Ay yazık yaa.
Ülkemiz dolu bu tip durumlarla. Bir tek bizim ülkemiz değil, mesela Ukrayna da kaynıyor.
Efendim, bir sonraki yazımızda Ukrayna'dan bi kadınla tanışıp onu ülkemize getiren, para vermeyip ufak tefek hediyeler alan, bir iki yemek ve ambiyans ısmarlayaıp kadına aşık olan bir adamın hikayesini anlatacağım.Ne oldu, heyecenlandınız bakıyorum.
Hepinizin ipliğini pazara çıkarıcam ulan.