27 Nisan 2013 Cumartesi

GEYİK iyidir

Ya valla billa ha buraya oturup da "ulan şöyle güzel mi güzel, güncel mi güncel, hatta bazen politik mi politik bi yazı yazayım" diyorum fakat tam oturuyoum, kafam bir anda zevzekleşiyo. 
Kendi kendimi içimden güldürüyorum. Hareketlere bak filan diye kendi içimden iki kişiyle kendime gülüyorum. E tabii kendim de çok bozuluyor, hep bir sonraki yazıda ciddileşicem azınıza sıççam diyorum fakat bir türlü ciddileşemiyoum. Ama ciddi insanlar çok saygın. Bunun farkındayım. 
Ben biraz önce sahil yolunda arkaaşlarla piknikteydim. Orada kendi içime dönüp şöyle düşündüm:
(yankılı bir sesle düşünüyordum)
"Şimdi bu arkaaşların ciddi insanlar olsa, politik konular konuşsalar, sağ duyu manyaa olsalar, tarih, kitaplar, sergiler, zartlar zurtlar konuşsalar sıkıntıdan kavrulurdun şurada. Dua et bu geyikçilere. Dünya bu geyikçilerin yüzü suyu hörmetine dönüyor."
Çünkü bi dönem bu kendini çok önemli sanan ciddi olduklarını düşünen deyyuslarla da görüştüm. O kadar içten hesapçı, götümün kenarı kibirde insanlardı ki, bir de hırslıııııı, bir de eziiiiiik, biraz parası olanın önünde eğilir, güç manyağı, deli gördü mü bütün sanatçı çomaklarını saklar, hayatları yalan dolan, haris, hasis, orozbu çocuu tipler.
O yüzden ben geyikçilerin hastasıyım. Belki uzun vadede daral geliyor ama entellerden çok daha, anaaaaa, tv'de enişteniz zap yaparken bi kanalda coşkun sabah'ı görmeyeyim mi!
O da ne ud çaldı haa...
Sahi, Hülya Avşarla çok eskiden manita olmuşlardı diye hatırlıyorum.
Ulen amma yaşlandık ha, hatırladığım şeylere bak. Fakat herif hiç yaşlanmamış ya. Nasıl olmuş ki?
Ay bu Kenan erçetingöz Allah'ın gücüne gitmesin de ne kadar şey yaa.. Vallahi billahi tövbe yarabbi.
Coşkun Sabah hülya avşarlı konuşmalar yaparak zamanında manita olduklarını anlaştırmaya çalışıyo. Ayıp tabii bi yerde. Bu ünlüler unutulunca çok çirkefleşebilio.
Neyse, sanmayın ki, bi dakka ohaaa coşkun sabah şimdi "hala benim gördüğüm sevgi saygı yıkılıyo" dedi.
Neyse. nerde kaldık, ha, bu politize insanlar da aşırı magazin ruhuna sahip. Bir kere çok egoistler. Ayyy nası egoistle anlatamam. O hani hep küçümsedikleri arabeks dünyasından en ufak bir farkları yoktur hırs anlamında.
Topunun ben...
Abicim iyidir, geyik iyidir bak valla billa. Normalde ben yemin etmem yoksa. 

24 Nisan 2013 Çarşamba

KIRLANGIÇLAR GELDİ!


Devlet dairelerindeki beraberliğimiz sanıyorum yarın da devam edecek.
O değil de, biraz önce balkona çıktım. Yazılarımızı takip edenler bir süredir evin içinde sabahları tütsü yakmaya başladığımı biliyorlardır. 
Ve bu sabah, aslında bu tütsüyü kurnazlıktan yaktığımı fakettim.
Efendim bendeniz dötünü kıpırdatmaya üşenen bir yapıya sahip, istesem genç hissedebilecek yaşta, nadide olmasa da değerli bir insanım. Aslında buraya yarı değerli yazacaktım fakat acıdım kendime. Ayıp yani. Allah'ın gücüne gider. Sonuçta o kadar uğraşmış. Şeytanlar, melekler, dünyalar münyalar, kıyametler kopmuş, hiç üşenmemiş bunlarla uğraşmış, kalkıp yarı değerli demek kendisini kızdırabilir. 
E biz de çoluk çocuk sahibi insanız, Allah muhafaza, kendisine de çok işimiz düşüyor, iyi geçinmek lazım; yarattığına yarı değerli demek tehlikeli olabilir.
Bu yüzden değerli okur, bendeniz de en az sizin kadar değerli bir insanım.
Her neyse, konuyu dağıtmakta da üstüme yoktur, allahtan lisede değiliz, kırk kere sınıftan atılmıştım yoksa.
Oh be, konu açılmışken o yılların geride kaldığına da bir şükredip, yazımıza öyle devam edelim.
Çünkü dinlen dinlen kaç okuldan, ben öyleydim yani.
Ne diyoduk, ha, tütsüyü sabah saatlerinde kurnazlıktan yaktığımı, böylelikle mecburen balkon kapısını açmak zorunda kalacağımı, buna üşenmeye lüksümün kalmayacağını yoksa tütsü dumanında nefes alamaz hale geleceğimi fark ettim.
Bu sabah da tütsü yakıp balkona kaçtım.
Bir de ne göreyim, kırlangıçlar ülkemize göç etmemiş mi!?
Ama sizi de yanlış bilgilendimek istemiyoum. Galiba bu deyyusların bir göç eden, bi de göç etmeye üşenen cinsi var. Yani bunlardan çünkü sanki kış aylarında da tek tük görüyorum gibime geliyor. Ama bu sabah gördüklerim maşallah ayı kadardı.. Yani sanki uzaklardan gelmişler gibi bir halleri vardı. Yurt dışına gitmiş ve alış verişe çıkmış Türk kadın gibi hareketliydiler, dört dönüyorlardı.
Efendim, bendeniz alış veriş manyağı bir insanım.
Evet, bunun bana yakışmadığının farkındayım. Yani senki vitrinlere dönüp bakmaya tenezzül dahi etmeyecek cool bir görüntüm var gibime geliyor. Fakat maalesef alış veriş sırasında çok heyecanlanıyorum. Bok, püsür, naylon, dandik eşya fark etmiyor, ellerim Hintli o karının adı neydi, hani çok kolları olan budistlerin tanrılarından biri, fil burunlu karı var ya ya, kolları bissürü, onun gibi oluyorum. Her kolum ayrı bir naylonda.
Bizim beyle evlendiğimde erkeklerin alış verişten hiç hoşlanmadıklarını bilecek deneyime ve kültüre sahiptim. Dolayısıyla, kendisine sanki alış verişten hoşlanmayan bir hava yarattım. Fakat gelin görün ki o da sanki benimle gelirken hoşlanıyor gibi davranıyordu. Ben de onunla gittiğimizde kerhen gidiyorum gibi gösteriyordum.
Şimdi tabii üç yıllık evli olup birbirinin yanında ziyadesiyle rahat davranan çiftlerden oluşumuzun da etkisiyle o aşırı derecede alış verişten nefret ettiğini ayı gibi bir dille ifade ediyor, ben de gözlerim kendi içinde 360 santigrat derece dönerek (çünkü vitrin göünce o kadar hızlı dönmeye başlıyorlar ki, ısınıyorlar da sürtünmeden tabii) koyverdim gitti yani.
Alış verişte, mesela Kosla bölümünde bile çok heyecanlanıyorum. Ya da diyelim ki Migros ya da Bim'deki kıyafet bölümünde bile. Geçenlerde "Ayça marketlerdeki tekstillere bakmana çok gıcık oluyorum. Hadi gidelim ya" diye sesli sesli bana seslendiğinde, yanımızdan geçen kadın ppfffhhh diye güldü. Neyse ki dalga geçilme kompleksim yoktur. 
Buraya nereden geldiydik?...
Ay şimdi yukarı çıkıp mevzuu okumaya üşeniyorum. Bir yerden gelmişizdir illa ki. Size ne? Hayır ben size soruyor muyum buraya nereden geldiniz diye. Herkes işine baksın allahaşkına ya.
Geçenlerde fakat bir tanıdıklarla yurt dışına gittik de orada anladım ne durumlara düştüğümü. Uzun uzun seyretme olanağı buldum kendilerini. Ben o kadar heyecanlı ve hevesli değildim zira oraya daha yeni gitmiş, hevesimi almıştım. Yanlarında sadece seyirci olarakk bulunuyordum. Fakat kötü görüntülermiş ya. Yani yurt dışına gidince bir şeylerr almak için ölsen kendini tutmalısın. Çünkü insanı aç gösteriyor. Sanki acından ölüyormuşun da, buraya gelerek canını zor kurtarmışsın gibi acıklı duruyor.
Aman yarabbi, o naylon naylon kıyafetler, sırf yurt dışından aldığı için kullanılacak olan dandik malzemeler. Ucuz ucuz bir sürü hıl hışır.
Şimdi bu kırlangıçlar da büyük bir enerjiyle oradan oraya uçuyorlardı da, göçmen kuşların enerjisi bana bunları hatırlattı.
Boşuna dememişler, insanoğlu kuş misali diye.
(Bu tip yazı sonları bana kavuklu ve pişekar döneminden kalma bir his veriyor. Hani onlar ermiş muradına hesaabı. Biraz gıcık ama yaşatmak lazım arada.)


22 Nisan 2013 Pazartesi

ARKASI YARIN, BİLEMEDİN ÖBÜR GÜN


Maceramızın ikinci bölümünü yazarken yine bi şeyi ispat etmenin sevincini yaşıyorum.
Mesela şöyle:
Bir işi yapmaya üşeniyorsam, korkuyorsam, yani o işi yapmaya bir şekilde üşeniyorsam, ertesi gün o işin geçmiş olacağını düşünüp rahatlıyor, dolayısıyla o günü yokmuş gibi sayıyorum.
Aslında gerçeklerden kaçmak hiç sağlıklı değil ama bu şekilde işler daha rahat oluyor.
Dün mesela, emniyete giderken kendimi çok emniyetsiz hissedip anksiyete bozukluğu yaşamış, hafif hafif terlemiş, ağlamak istemiş fakat yine de gitmiştim. Çünkü mecburdum.
Bunun için "yarın bu iş bitmiş olacak" dedim ve gerçekten şu anda yarın oldu ve iş bitti.
Efendim, belki de kendimi şartladığımdandır, dün emniyetteki fotokopi makinesi odasında az kalsın tutuklanıyordum.
Şimdi dünkü memur güler yüzlü çocuğa (evladım, oldukça da gençler) evraklarımı gösterince, trafik sigortası kağıdının, şu odada ücretsiz fotokopisini çekebileceğimi söyledi.
Odaya gidiğimde köyden henüz gelmiş iki vatandaş, makinenin başında dikilmiş makineyi anlamsızca seyrediyorlardı. "Parzon bilader" deyip kağıdımı makineye koyduğumda bana "siz biliyor musunuz bacım bunu kullanmayı" dediler.
Ben de az buçuk ofis ortamlarında bulunmuşluğum, bir iki video klipte yüzünün fotokopisini çekenleri seyretmişliğim vardır, "he, biliyorum galiba" dedim.
Fakat makinenin üzerinde A3 yazıyordu. Yani A4 kağıt değil. E dolayısıyla da yolunda gitmeyen bir şeyler vardı. Fotokopi makinesinde yolunda gitmeyen bi şeyler olma durumunu iyi bilirsiniz. Makine öylece bakar size. Ama "git" de demez. Sanki her an fotokopi çekebilecekmiş, bir tuşcuğa basınca her şey aniden düzelecekmiş gibi bir umut verir. Ama çok düğme, çok ışık, çok seçenek vardır ve siz, bir süre sonra pes edeceğinizi bile bile on yıllarca bu umuda devam edersiniz, her seferinde "Ya, bu kez olucak galiba" diyerek. (Bendeniz doksanların başından beri fotokopi çekmeye çalışıyorum.)
Baktım olmayacak, makinenin dibinde oturan polis memuruna "pardon memur bey, bu makinede A3 yazıyor ve çekmiyor" dedim, polis o kadar güler yüzsüz bi suratla "çekmeyi bilmiyorsan git karşıda çektir" deyip karakoldan çıkıp beş yüz metre ilerideki dükkana gitmemi söyledi azarlayarak.
Sinirden başım dönmeye başlamıştı bile.
Sevgili korku toplumu vatandaşlarım bu lafı duyar duymaz odadan sıvıştı. Odanın içinde yalnız kaldığım polis memuru kardeşime sadece bir tuşa basacağını, o zaman bu makineyi neden buraya koyduklarını güzele yakın bir üslupla söylediğimde ikinci azarımı yedim:
"Senin fotokopi meselenle ilgili tartışacak değilim. Beni meşgul etme. Şu anda bile çok vakit kaybettim" deyip önündeki kağıda bakmaya devam etti.
...
Şimdi ne yaparsın?
Devamını sinirden şu an yazamıyorum. (Bugün hani bitmiş olacaktı mesele? Bakınız hala sinirlerim bozuluyor. Demek ki zaman gerçekten izafi.)
Şu anda değil belki ama yarın, belki öbür, belki de daha öbürkü gün olayı aktarabilirim.
Ama şu anda değil.

21 Nisan 2013 Pazar

DEVLET KAPISI


Ya inanamıyorum başıma bunların geldiğine!
Evet şunların geldiğine; ben şimdi arabayı satıyorum da, bu arabayı almadan önce evlenmemiştim, soyadı değişikliği diye bi zkim varrmış onu şaapmamıştım, satarken onu değiştirmek gerekiyormuş.
E tabii ben normalde ceza geldiğinde ödemeyen, adam sendeci, hatta OGS'sinin pili bittiğinde bile oralı olmayıp iki senedir kaçak geçiş alarmları öttüren bir yapıya sahip olduğumdan - henüz daha o OGS'nin de borusunu tatmadık gerçi ya - şimdiye kadar inanamazsınız, iki bin lira ceza ödedim.
Ben ne hayvan bi insanım.
Hep erteleyerek yaşıyorum.
Fakat o ertelediklerimi sonradan halledince çok rahatlıyorum. Oh be diyorum.
Şimdi bu iki bin lira bana çok koydu.
Birazdan randevu aldık emniyet müdürlüğünden, ruhsatı değiştirmek üzere oraya gideceğim.
İşin kötüsü ben devlet dairelerinde genelde linç edilen bir yapıya sahibim. Üstelik olay yeri emniyet müdürlüğü olunca tutuklanmamak işten bile değil.
Çok heyecanlıyım.
Bir anda bende bir vida tıkk yapıyor, kendimi kavga ederken buluyorum çünkü.
Mesela daha önce trafik polisi ekibi çağırıp beni ekip arabasına bindirmiş, arabam da otoparka çekilmişti. Onda da ne para verdiydim ha. Ne riyakarlıklar yaptıydım ekip arabasındaki polislere. Mesela ekip arabasında gururumu da zedelememek için sanki riyakarlık yapmamış gibi "Aslında ben iyi insanımdır da, biraz sinirliyimdir, bakmayın suyunuza gidiyorum ama aslında siz iyi polislere benziyorsubuz o yüzden" gibilerinden davranmıştım.
Şimdi bizim herif bütün kağıtları hazırlamış, temiz bir dosya hazırlamış.
İnsanlar allahtan kadın göünce herr şeyi tamam sanıyor da işleri kolaylatıyor.
Mesela bütttün kağıtlarım, bütttün trafik muayenelerim eksik olmasına rağmen polisler durdurduğunda sanıyorlar ki her şeyim tamam, o yüzden bakmıyorlar, bu çok geldi başıma.
Polisler bayan sürücülere güveniyor.
Ben de ülkemiz kadınlarının kuku imtiyazından faydalanıyorum desem yeridir.
Ama bir cinsiyetçi değilim.
Ya galiba bütün bunlar babamla annem bi gün kavga etmişti, babam siz kadınlar hep bylesiniz filan gibi bir şey demişti, benim bilinçaltıma da bunun gibi bir dağınıklık filan kazınmıştı gibime geliyor.
Yoksa neden bu kadar hayvan olayım ki? Neticede ben de belirgin bir kafa yapısına sahip bir insanım.
Ama galiba her şey tesadüfen oldu ya. Yani benim gibi birinin araba alması bir mucize.
Yine de allahıma çok şükür.

PAZAR SABAHI SOHBETİ




Lütfen tasmasız köpek gezdimeyin. Tamam çok güveniyorsunuz, hiç vukuatı olmadı ama ya ben o vukuatın ilk ayağı olursam?
Ya bi anda gözü dönerse? Bu bir hayvan neticede. 
Bizlerin insan olarak görevi, onların hayvan olduğunu her an hatırlayıp ona göre hareket etmemiz. 
Cezai ehliyeti olmayan her şey gözetim ve kontrol altında olmalı.
Tasmasını tak kardeşim.
Korkuyoruz.
Koca koca adamla da korkuyor.
Yolun karşısına geçiyorlar, onlara acıyoruz korktukları için. Köpek sonra o koca adamın yönünden bize doğru gelmeye başlayınca da biz korkuyoruz, bu kez bize acıyorlar.
Bunları yaşamak istemiyoruz.
Köpeklerinizi kılıfına uydurun. 
Tasmasız gezdirmeyin.
Hayır ben de seviyorum köpekleri. Ama bir son yıllarda kedileri daha çok seviyorum.
En azından tasma takmayacaksan bile bokunu topla.




15 Nisan 2013 Pazartesi

AÇIN PENCEREYİ, AÇIN AÇIN AÇIN...


Eskiden tütsü yakan kadınlardan hiç hoşlanmazdım. Zaten erkeklerin tütsü yakanları ekseriye ya gey olur ya da geylik dönemecine girmiş kadar çapkınlığa başlamış, ne istediğini bilmeyen bir kardeşimiz olabildiğinden, tütsüyü genelde efemine tandansta bir hareket olarak görürdüm.
Keza mum. Mumlarla fazla haşır neşir olan ve diyelim ki migros'ta ya da işte bim'de koştura koştura mum reyonunu arayan kadınları da hafif meşrep bulurdum.
Şimdi görüyorum ki büyük hanzoymuşum.
Her sabah tütsü yakma gibi bir olaya girdim. Ancak enişteniz hiç hoşlanmıyor bu tütsü durumlarından. Özellikle sabah saatlerinde camı açıp da temiz partiküller teneffüs edeceğimiz yerde neden bu çubukları yaktığıma anlam veremiyor. Ben de veremiyorum.
Aslında çok kötü kokuyorlar. Şehirler arası yollardaki tuvalet molalarında kenefin içinde, yuvarlak ve tam doymuş mavi, tam doymuş pembe ve sarı renkte o iğrenç kokuları bilirsiniz, işte onları yakmışsız gibi kokuyor.
Bu sabah da yakmıştım bir tane, dedim "ayça n'oluyon oğlum?.." bir süre durdum, devam ettim: (muhteşem yüzyıldaki pargalı'nın konuşması gibi nefes alaak devam ettim yani)
"he, n'oluyon?.." nefes aldım... "Bir derdin mi var?"
(BU içsel azarı çekerken diğer benliğim başını öne eğmiş papara yiyordu)
"Varsa bir sıkıntın açıkça söyle. Nedir bu tütsüler, kıyametler filan?"
"Ya yok dedim, sadece tütsü ama haklısın, ben de bu sabah rahatsız oldum yani."
"Ha şöylee" dedim.
Bu dialoglarda kimin kim olduğunu şaşırmanıza gerek olmadığını bilmem söylememe gerek var mı.
Derken içimdeki barışla gidip tütsüyü balkona koydum.
Fakat bir süre balkonun ses geçirmez pimapeninin arkasından sanki birisi konuşuyomuş da sesini duymayıp sadece ağız hareketlerini seyrediyormuşum gibi zavallı tütsü bir süre tüttü.
Sonra içim acıdı, bu sabahlık da evin havasını kirletmesine müsaade edip içeri aldım.
Günah ya, yazık valla. Ne bileyim orada öyle gariban bir kızılderili dumanı gibi tütmeye çalışıyordu aptal şey.
Ya şimdi bunu yazdık ama ileride okuduğumda bazen "ben ne saçmalamışım beaa" diyorum. Hoş olmuyor yani.
İnşallah bu kez de böyle olmaz.
Yani şunu demeye çalışıyorum; havamızı temiz tutalım, an'ı yaşayalım. (En olmadı bu dersi vermek lazım.)

14 Nisan 2013 Pazar

HIYARIN BÜYÜĞÜ


Ya valla bunlar gerizekalı ha.
Allahın hıyarını bilemediler. Koca koca eşşek kadar adamlar Kim 500 bin kâât ister yarışmasında küçük salatalığa ne denir sorusuna badem diyemediler.
Ya nasıl sinirlendim anlatamam.
Angut çocuk bilemediği gibi üç hödük arkadaşını telefon jokeriyle aradı, o hayvanlar da bilemedi.
Sonra allah razı olsun seyircilerden, ne varsa yine emekçilerde var, (o koca koca insanlar seyirci olarak ha orada ne yapıyor, orası da belli diil ya gerçi) onlar bildi de, gerizekalı geçti o soruyu.
neyse ya bana ne. tohumuna para mı saydım.
fakat memo mesela bilemese çok kızabilirdim.
ama kızmadım.

8 Nisan 2013 Pazartesi

SABAH SİPORU


Çok hoş bir insanım.
Bir hoşum. Valla billa. Çünkü neden, hayır ondan değil, şundan; bir anım bir anıma uymuyor da ondan. Dolayısıyla anılarım arasındaki tansiyon farkı da çok oluyor.
Yani diyelim ki beş dakika önce bir konu hakkında aşırı kesin bir karara vardım, beş dakika sonra aniden o kararı alan kesinlikle ben değilmişim gibi buna yürekten inanıyorum.
Bazı insanlar kin tutabiliyor. Onları da saygıyla anıyorum, ben kin neden tutamıyorum, tabii ki üşendiğimden.
Allaccanımı alsın ki üşendiğimden. Yoksa elbette ki ben de insanlara çok gıcık kapıyorum, kazık tabir ettikleri kazıklardan yiyoum ama üçüncü dakika hepsini unutuveriyorum. Bu da beni çok yoruyor. Çünkü bir kerede hesabını kessen çok güzel olacak ama ben o hesabı kesemiyorum, unutuyorum.
Bunun dışında her şey güzel yani.


4 Nisan 2013 Perşembe

SAN REMO HÜZÜN FESTİVALİ

okurken şunu dinleyin gari:

San Remo'ya gittik evet.
Gittiğimizde paskalya olduğundan dötümüze bir yer bulamadık. Akşamüstü olmuştu, gün hızla kararıyordu, araba vardı ama daha önce arabada kalmıştık, bunca yıllık hayata illa ki insan arabada uyumayı sığdırıp ona göre bir endişe biriktiriyor. Her ne kadar bu endişenin bir diğer ucu garanti olsa da. Yani bir yanımız en kötü ihtimalle arabada kalırız diyorsa da diğer yanımız eyvah arabada kalmak zorunda kalmasak bari diyordu, işte bu çeşit bir ikircik hali.
Derken kerane benzeri bir otel bulduk. Son derece klostrofobik karanlık mı karanlık ve küçük mü küçük bir oteldi burası. Girişde "sexy girls" diye fıldır fıldır ışıkların dötünün başının oynadığı bu otelde kulak misafiri olup çocuk da kerane lafını öğrenmiş oldu. Kullanmaması için onu uyardık.
Hiç bir yerde yer olmaması ne demek ki?
Uzunca bir yürüyüşten sonra pastaya benzeyen ortodoks kilisesinin yanından yokuş yukarı kıvrılan yolda "villa maria" diye bir tabela gödük. Otelin başında bir şapel, içinde kollarını iki yana açmış kanatlı ve haleli bir Meryem resmi (İsa'yı bakkala yollamıştı galiba, göremedim,) bize hoşgeldin der gibi gülümsüyordu.
Otelden içeri girdiğimizde dini bir otel olduğunu anlamamız uzun sürmedi. Fakat kiliselerden farklı olarak burada İsa ön planda değildi. Meryem ön plandaydı. Kucağında İsa'nın bebekliği olan Meryem resimleri otelin her yerine resmedilmişti. Normal şartlarda bu çok yüksek tavanlı köşkte korkudan altıma zıçardım. Bu kez de gerçi korktum ama aynaya yansıyan dötümün büyüklüğünden korkmuştum.

Neyse ama San Remo'daki Villa Maria'da kalan son odayı bizim tutmamızdan sonra artık ruh güzelliğinin döt küçüklüğünden daha önemli olduğuna inanıyorum. (Hem de çocuk için bi kişilik oda, bizim için çift kişilikli bi oda ve iki odanın kocaman koridorda kapılarını açınca tam karşılıklı gelmesi,
Meryem Ana'nın bize kıyak geçtiğini gösteriyordu. Üstelik otuz saniye geç gelseydik odayı bizden otuz saniye sonra gelen çift kapacaktı.)
Üstelik San Remo'daki en ucuz ve en şahane rönesans oteliydi burası!
San Remo bir azizin ismini almış çok güzel bir şehir. Aslında ben hristiyanlıktan sanırım Türk şeytan filminin de etkisiyle, çok korkardım. Çan sesi büyük korkularımın arasındaydı.
Fakat bu otel o kadar mistik bir ışığa sahipti ki, çok samimi söylüyorum, daracık ahşap koridorlarında dini resimlerin altın varaklı çerçevelerle asılı olduğu ve elinde bir kandille geceleri bu koridorlarda dolaşırken hayaletlerden geçilmeyecek bu otelde hiç korkmadan gece kalkıp dev gibi tavanlı tuvalete kadar yürüdüm hem de döşemeler kelimenin hakkını verircesine gıcırdayarak! Gacıır gacııır. Hattta iki kişinin ayağına bu döşemelerden kıymık bile battı: Biri ben, biri Memo.
Gece uykum kaçınca ve kaldığımız otelin penceresinden daha önce tatmadığım bir huzur, garip bi mutluluk dolunca google'ı açıp San Remo kimmiş ona baktım. O yazmıyordu fakat SEVR antlaşmasının burada dürüldüğü yazıyordu. Ben bi utan bi utan. 
Yani Sevr'in maddelerinin son halini aldığı bu şehirde böylesi büyük bir huzur duymam acaba vatan haini olduğumu mu gösteriyodu diye büyük bir vicdan çektim desem yeridir.
Sonra anaaaa, bir de bakmam mı ki Vahdeddin burada ölmüş!
Her şey birbiriyle bağlantılı. Vahdeddin'in ölüdüğünü, garibanın tabutuna bile haciz konduğunu twiterdan yazdığımda milli eğitim koyunu bir kaç kişi Vahdeddin hakkında ilkokuldan kalma çeşitli nefretler kustular. Fakat aralarından Vahdeddin'in son karısı büyük teyzesi olan biri twiter'dan bunun çok ama çok hüzünlü bir hikaye olduğunu, tarihin gerçeklerden değil bakış açılarından oluştuğunu gayet tarafsız bi dille özel mailinden yolladı.
San Remo arkasındaki dev gibi dağ ile "Daimi ilkbahar" diye adlandırılan bir şehirmiş.
Çocukluğumdan beri cennetin bariz tarifi benim için ilkbahardır.
Cennet muhakkak sürekli ilkbahar halidir.
İşte bu yüzden San Remo cennettir, diyebilir miyiz? Deriz anasını satayım.


Çok mistik bir geziydi.
Hatta orada kaldığımız ilk gece kollarını kocaman açmış Meryem rüyama girip kulağıma eğilip şöyle söyledi:
"Burası bir gül bahçesi ve sizler buraların en nadide çiçeklerisiniz." 
Çok özel, çok güzel hislerle dolu San Remo sadece müzik festivaliyle bile ruhun gıdası olabilecekken pek çok koldan sarmaladı bizi sağolsun: Bitki örtüsü, havası, suyu, Meryem'i...
Ve her coşkun mutluluk hissi gibi, belki de tam olarak haketmediğimize inandığımızdan mıdır nedir, yoğun bir de hüzün vardı. Kanatları geniş, kalbe ferahlık veren, garip bir hüzün.
Zevkli bir hüzün.
Hepimize şimdiden Allah rahmet eylesin. 
Kalın kafalılara özel not: Hayır, hristiyan değilim. Sevgi dolu ve makaracı herkesi seviyorum, o kadar :)