26 Temmuz 2012 Perşembe

KISA BİR NE OLUYOR BU, ÖYKÜ MÜ, HİKAYE Mİ, NE?


Dün ilk kez yaşadım bunu. Yani birazdan anlatacağım şeyi.
Şu aralar biraz melankolik zamanlar geçiriyorum. Hal ve tavırlarım pek o kadar melankolik değil ama içime sıvaşmış bir umutsuzluk ve sıkıntı hissi var. Sebebini bilmediğim ve düşünmeye üşendiğim garip bir, pişmanlık gibi, bunaltı gibi, umutsuzluk filan gibi bir his sürekli iki ciğerimin arasında öylece duruyor.
Bunu değiştirmek kolay iş bu yüzden bu duyguyla yaşamaya alıştırdım kendimi. Sıkı bir ter atma, yarım bıraktığım işimi bitirme, araştıracak bir konu bulma hatta hatta mp3 playirımdaki play listimi baştan aşağı yenileme, sanırım işe yarar.
Bir de aslında aynı rutini yaşamaktan da bu şekilde hissedebiliyor insan. Sanıyorsun ki radikal bir hareketle bir şeyleri şak diye kessen, istediğin hayat için öz saygının kendini kahraman gibi hissedeceği bedelleri ödemeye göğüs gersen, dolayısıyla ellerin yağlı gibi hiç bir şeye dokunmadan bütün zerrelerinle göç etsen, düzelecek her şey sanıyorsun. Ama bunun sanrı olduğunu bildiğin için rutinin daha aklı başında geliyor.
Dün işte bu Bağcılar - Kadıköy rutin trafik hattında kitabımı okuyarak serviste oturuyordum. Okuduğum kitap umut ve yaşama saygılı, betimlemelerinde hep doğanın yeşilliğini fon alan, çok sevdiğim bir aile büyüğümüz, Herman Hesse. Dolayısıyla sıkıntımın sebebi o olamaz. Ha, bak geçen hafta Zombi diye bir seri katil hikayesi okumuştum, onda epey darlanmıştım o da neden, yazar, ki Joyce Carol Oates'ı da çok severim, o hikayesinde nedense gerçekçi dursun diye seri katilin ağzından yazarken "ve"yi "&" olarak yazmış. Ve sayfa başına düşen & sayısına inanamazsınız. Kardeşim biz de sembollerden kaçmışız bunca yıl, akla karayı seçtim kitabı okuyacağım diye. Yoksa bir manyağın ruh halini güzel anlatıyor. (Ben bu Amerikan edebiyatını çok seviyorum şaka maka.)
Ne diyordum, ha, evet, bu sene kırk yaşımdan gün almaya başladım, Allah bağışlasın, bunun da ruhuma bir etkisi olabilir. Yaşlılık, ölüm, yalnızlık, yaşama amacı, sürekli bunları düşünüyorum. Mütemadiyen bunları düşünüyorum. E siz de takdir edersiniz ki hiç birine geçerli bir sebep bulamıyorum. Dolayısıyla dışarıdan belli olmadan son derece içime kapanık yaşıyorum bu Bağcılar- Kadıköy trafik hattında.
Benim için şu aralar hayatın en büyük lüksü, servise erken binip ön konsolda yer kapmak. Böylelikle kafayı kaldırıp da İstanbul'a bakacağım zamanlar son model minibüslere has o konforlu koltukların önünde hayatı gösteren dev ekrandan İstanbul'u seyrediyorum. Saolsun servis şöförü de muhabbetçi olmadığı için yolun sonuna kadar tek soru sormuyor. Bazen soracak gibi oluyor ama kulağımda kulaklık olduğu için çok üşendiğimde duymamış gibi yapıyorum ve hiç suçluluk hissetmiyorum. Zira soruların gerekli olanlarını da gereksiz, sırf yolda giderken canı sıkıldı diye geyik açmak için sorulduğunu da bilecek yaştayız şükür.
Dün işte, ama bir dakika, o kadar acımasız değilim, bazen çocukcağızın bir insan yüzü görmeye ihtiyacı olduğu zamanlarda aile jargonundan bir iki kelime söyleyip kendini yalnız hissetmeyeceği kadar samimice bir gaz veriyor, kitabıma dönüyorum. (Çok samimi de olmuyor bu bir iki söz, çünkü o zaman yavşaklık da olmasın diye. İnsani oluyor daha çok.)
Dün işte, tam yine sıkıntılı sıkıntılı (ki belki de bu sıkıntı tamamen sıkıntıdandır, yani yine nereden baksan bir buçuk saat o arabada oturuyorum) kitaptan bir ara kafayı kaldırıp boz renkli şehre bakmaya başladım. Her yer her yere ne kadar benziyordu. O çirkin binaların arasından ama çok ufak bir arasından, bir ara gök yüzünü gördüm. Bir martı bir amacı varmış gibi gidiyordu.
Hani aşıklar aşık oldukları kimseyi görünce kalpleri takır takır heyecanlanır ya, çok garipsedim, martının o uçuşu kalbimi heyecanla çarptırdı. Bir an, nefesim kesildi heyecandan. Çok küçük bir an. Bu heyecanın devamını getiremedim çünkü buna heyecanın yerini şaşırmak aldı. Keşke şaşırmasaydım.
Denize doğru gidiyordu besbelli martı. Ama emlak ofisi gibi deniz manzarasına değil, martının uçuşundaki emeğe, öne doğru kendini ittire ittire gideceği yönü bilir haline, buralarda hala ne istediğini, nereye gittiğini bilen canlılar yetiştiğine kalbim çarpmıştı. Bir de doğaya ait oluşu vardı tabii.
Bu heyecanı ilk deneyimleyişimdi. Doğaya duyduğum ilk aşktı bu.
Çok hoşuma gitmişti. Sanki kitabımın birinci bölümü dün bitmiş de, ikinci bölüme geçmişim gibi. Güzel bir duygu idi bu. Genel manzaraya bakınca, kendini vererek hayatını okuyunca, hikayenin devamının umut dolu olduğunu hissettiren, güzel bir ipucuydu.  
Karakterleri artık tanıyordum. Şimdi sıra olay örgüsündeydi. 
Bakalım olaylar nasıl gelişecekti.
Bir de en önemlisi, türü neydi.
Ama olayın geçtiği yer sadece şehirden oluşmamalıydı. Bir de aynı rutinden.
Artık biraz mekan anlatımlarına ihtiyacım vardı. Yeni yerler, yeni doğalar.
Bunun için sadece yazmak yeterliydi.

BİR TERZİ KOPUYOR ZAMANDAN...


Tırnaklarımı kestiğim iyi oldu; bazen kendi kendine o kadar uzayıp faraş gibi oluyorlar ki, e neticede yazı yazmak da piyano çalmaya benzeyen bir eylem; forte morte oluyorsun arada gaza gelip, zaman zaman gözlerini kısıp piano, andante felan oluyorsun, tırnakla olmuyor hassas tuşe. Dolayısıyla iki haftadır ben de diyorum neden canım yazmak istemiyor, meğersem toynaklarım uzamışmış, ondanmış.
Çok acele bizim mahalle terzisinden bahsetmek istiyorum:
Bizim mahallenin bir terzisi var, küçücük bir dükkanı, önünde alacalı emektar bayan kediden türemiş pek çok kedisi, yan tarafında mahallenin, çok efendi ve iyi bir insan olmasına rağmen göz kapakları kırmızı ve kirpikleri açık renk olduğu için, ucuz olduğu halde bu antipatik halinden dolayı çok az kişinin gittiği ucuz kuaförü, üst katta da apartman bir an önce müteahhitlerin eline geçse de biz de artık bir konfor yüzü görsek diyen sakinleri oturuyor.
Bu terzi dükkanı o kadar küçük ki, her önünden geçtiğinde Kibritçi Kız'ın babası gibi duygulara gark oluyor, bir an önce paçaları uzun gelen bir pantalon alsam da bu emektar adamcağıza kısaltsam diyip duruyorsunuz. Ve aldığınız pantalonlar uzun uzun gardropta bekliyor, bir yıl, iki yıl ama kısalmıyor bir türlü. O bahtsız terziye gitmiyor.
Kış geceleri dükkanın önünden geçerken ıssız sokağa ıssız bir ışık yayılıyor, bir gaz lambası gibi nasıl durabiliyor, bu devirde şehir şebekesi derken, terzinin o saatlere beş liralık paçaları yetiştirdiğini görüp üzülüyorsunuz, çocukluğunuzdaki acıklı masal girdabına düşüyorsunuz.
Fakat bugün öğrendim; bu bizim emektar terzi meğer çok çapkınmış.
Gelen kadınlara çok fena yazarmış. Bizim evde temizlik yapan Melahat'e dedim ki "Melahat, dedim, ben çok üşeniyorum, şu üç pantalonu al da o terziye götür, sonunda o da kazansın, ben de.
Melahat giderken "Abla, o adam çok çapkın, geçen gün kapıcı söyledi, kadınlara hep çapkınlık yaparmış."
"Allah Allah" dedim, sayın Allah'ım sanki bir soru kipiymiş gibi.
Şimdi şöyle: Pantalonları giyip ölçü almaya üşendiğim için (çünkü ben ayakta durup da biri ölçü alıyorsa kendimi yükseklerde çok yalnız hissederim ve bu kadarlık bir yalnızlık hissi bile hiç hoşuma gitmez,) ayağıma uzunluğu tam gelen bir pantalon bulup, referans alması için hepsini Melahat'le terziye yolladım.
Melahat geri geldi; "abla, dedi, bu şekilde ölçü alamazmışsın, seni çağırıyor, dükkan küçükmüş ama üst katta evi varmış, orada ölçü alabilirmiş" dedi.
Melahat'e "Bak Melahat, onun ben ağzına sıçarım, hemen git pantalonlarımı geri al, onun ebesini s*kmeyeyim" dedim, Melahat de geri almaya gittiğinde "Taam taam örnek pantalonu getir" demiş.
Bu terzi meğer o küçücük dükkanda Kibritçi Kız'ların kış gecesi fantezileriyle bir ömrü bize zehir eden bir herifmiş.
Bilemiyorum, belki gerçekten evi namuslu bir evdi ama ben istemedim namuslu olmasını ve yargıyı bastım. Verdim yargıyı.
Neden, çünkü onun cinsi sapık dedikoduları işime gelmişti.
Şimdi artık kış geceleri dükkanının önünden geçip de sıcak evime giderken vicdan yapmayacağım ve "beter ol pezevenk" diyebileceğim iç rahatlığıyla.
Yaşlanmak sanırım bu şekil bir şey; gerçeklerle seneler içinde daha fazla yüzleşip, vicdanını rahat ettirmek.
Gerçeklerle daha fazla yüzleşip, yüzüne bok koklamış gibi bir ifade yerleştirmek.


24 Temmuz 2012 Salı

MILK SHAKE


Ay bu kedi çok güzel uyuyor: Sütlü. Uyumak çok yakışıyor keretaya. Adı gibi hakikaten, sütünü içmiş de huzurla, uysal uysal uyuyor gibi.
Benim canım milk shake istedi. Bu milk shake ilk kez Mc Danıldz'lara geldiğinde kafayı yiyecektik. Bizler ilk kez milk shake dediğimizde on beş yaşlarındaydık, sanıyorum, çocuksu damak tadımız henüz kaybolmamıştı ve daha önce neden Amerika'da yaşamıyoruz diye çok üzülmüştük. Kapitalizmin hastası olmuştuk. Evet, bir tek milk shake içün. Ayıp mı buldunuz? Yok yaa! Siz herhalde Rusya dağıldıktan sonra o bloktan gelip de bir kutu kesme şekere veren kadınlar olduğunu duymadınız. Bir kutu sakız için kızlarını bu ülkeye yollayan (yemin ederim bir kutu Turbo sakız için) niüce Doğu Bloku insanı gördü bu topraklar maalesef.
Şimdilerde artık tatlıya doydu dünya. Hatta geçenlerde bir haberde okudum, çok zararlı olduğu için ileride bir zamanda yasaklanacakmış şeker ve şekerli şeyler.
İnsanoğlu böyle; önce müptela eder, sonra yasaklar. Olayı bu. Doğmak ve sonra zike zike ölmek gibi.
Tuna Kiramitçi diyor ya, git kendini çok sevdirmeden diye, onun gibi.
Şimdi mesela popüler kültür de bu şekilde. Önce göklere çıkarıyor, alkışlıyor, kendine bağımlı hale getiriyor, sonra küt! çöplüğü boylatıyor. Popüler Kültür Düşkünler Evi kursam acaba çok kazanır mıyım? Müşterisinin çok olacağı kesin ama aidatları ödeyemeyebilirler çünkü popüler kültür alkış sadakasıyla bu insanları yüceltirken sigorta yaptırmadığı için emekli mayışları olmayacak, dolayısıyla bir hayırseverin bağışlarıyla ancak açabilirim orayı. Bu yardımseverler de popüler kültür mağdurlarını değil, bence kimsesiz çocukları, Mehmetçik vakfını, efendime söyleyeyim, Kızılay'ı filan düşünür önce. Oysa popüler kültür mağdurları kimsesiz çocuktur, popüler kültür mağdurları afetzededir. Askerliklerini de yapmışlardır, filan.
Yani bir milk shake nelere kadirmiş.

TANRI ZAR ATAR LAN, HASTA ETME ADAMI


Bunun bir sebebi olması gerekiyor. Yani şunun:
Bir gün ruhun dev coşkulu iken, ertesi gün büyük bir parti bitmiş de, iyi gün dostları ne var ne yok boklanıp evi boşaltmış, pisletmiş ve defolup gitmiş gibi bir his dolabiliyor içine.
Bu da sanki hiç bitmeyecek bir ovada yürüyormuş ve yol hiç bitmeyecek gibi bir boşvermişlik yaşatabiliyor. Çöl değil, ova. Yeterli su var, yeterli yeşillik, hiç bir şey ne az ne çok.
Sıkıntı yok, coşku yok. Sadece olması gerektiği kadar.
Böylesi yavan ve şükürlük.
Bazen iki gelir, bazen altı. Ama ortada oyun yoksa sadece zar atmış olursun.
Amaçsızken altı atsan kaç yazar, bir atsan kaç.
Yat uyu ya.

19 Temmuz 2012 Perşembe

ADALET


Eski iş yerlerinden birinden bir kızla karşılaştım geçen gün.
O iş yerini günahım kadar sevmem. Hatta günahımı severim de o iş yerini sevmem, oradaki çoğu kimseyi sevmem. Neticede günahından bir şeyler öğrenir insan.
Geçen gün işte, oradan bir kızla karşılaştık. Eski sosyetik oyununa (paardi göörl) devam için sosyetik sosyetik bişeyler dedi. Oysa ben son iki senemi biraz Bergen, biraz Gülden Karaböcek gerçekliğiyle yaşıyorum; gerçekler tek bir gölgesi olmayan cascavlak güneş altındaki, uçsuz bucaksız toprak araziymiş, ben de epey yolu olan, hem gözünü kıstığında kaz ayağı yapacak diye korkan, hem de "aman nolcak canım, doğallık iyidir" diye ikircikte kalmış halde yaşıyan biriyim. Kendi derdim kendime yetiyor yani.
O parti dünyası bana göre değil. Kız da bundan kıllanmış olacak (düz kamçı fönlü saçlarını hayalimde bir savurdu, yanağımda çakı sıyrığı oldu,) gözlerimin içine acele acele baktı (acelesi vardı) ama işini kendi için iyi yapan ve zamanı çok iyi değerlendiren birinin titizliğiyle, bir sağ gözüme bir sol gözüme baka baka içeri zorla girmeye çalışıp (burada saçmaladı çünkü ben gözlerimi kasmıyordum ki, buyursun baksındı,) bütün çekmeceleri açtı açtı açtı, hızlı hızlı açtı, bütün çekmecelerin, bütün dolapların içlerine baktı, hızlı adımlarla odaları dolaştı ama hayır, hiç bir şey bulamadı. Baktı benden ona durum olmayacak, sinirle kapıyı kapattı gözlerime. Kapıda durmuş onun bu panik halinde kendini arayışına bakıyordum.
Bulamayacaktı. Bende en azından. Kendini bulamayacaktı.
İntikamımı almıştım.
Nıhahahaaa!
İntikam soğuk yenen bir yemekti neticede. Sahi, bu lafı anlamıyorum. Ya soğuk yenen bu yemekten sonra intikam alınan kişi de soğuk bir yemek gibi intikam için çalışmaya başlarsa? Yani bu sonsuza dek böyle sürüp gidecek mi, kan davası gibi?
Bence kayıtsız kalmak güzel şey. Ben gözlerimi, kız ararken kayıtsız kalıp bırakmıştım, polis gibi aramıştı. İntikam kayıtsız kalarak kendiliğinden alınmıştı.
Galibe intikam soğuk yenen yemek değil de, daha çok soğuk yenen yemeğin hazım bölümü. Siz bir şey yapmıyorsunuz, mide öz sularınız sizin haberiniz olmadan yapıyor.
Ay iyi ki kız bunu bilip de mideme girmeye çalışmadı.
Gerisini düşünmek bile istemiyorum.
Çok şükür diyip konuyu kapatalım.

17 Temmuz 2012 Salı

KESİK EL VE DENİZDEN PİRANHA ÇIKSA BABAMI YER ALLAH KORUSUN



Valla sizi kutlamak lazım!
Biz o kadar "Piranhalar, köpekbalıkları bu yaz da gelicek, azımıza sıççak" dedik, öbürü ordan "Piranhalar" diye, tam yaza girdiğimiz günümüz Türkiye'sinde sinemalara o ossuruk filmini koydu (epey de hasılat yaptı,) ama bakıyorum daha hala cennet sahillerimizde, insan kaynıyor.
Fakat siz de takdir edersiniz ki, duyarsız insanlar kaynıyor.
Çünkü bir insan duyarlı olsa der ki "Yahu, der, bu insanlar haybeye konuşup yazmıyor, 7. sanat olan sinema sanatıyla Piranhalardan dem vurmuyor" der.
Ama siz demediniz, helal olsun. Ne diyeyim, cesurmuşsunuz. Ben o kadar cesur değilim.
Çocukken "Kesik El" diye bir film seyretmiştim. Ben demek ki, haybeye o filmden korkumuşum.
Bu filmi müteakip Yıldırım Gürses'in varoş şarkısı (Allah nimet eylesin) "Eller eller eller, eller eller eller" çıkmıştı da TSM (Türk Sanat Müziği) zehir olmuştu. İyiki de olmuştu. Çünkü o zamanlarki TSM Sibel Canvari, Serdar Ortaçvari bir müzik oluşumuydu. Klasik TSM değildi. İyiki de değildi. Çünkü KTSM (Klasik Türk Sanat Müziği) çok sıkıcıydı. Fakat iyiki de sıkıcıydı, böylelikle KTSMKTPMTARPMB (Klasik Türk Sanat Müziğinden Kaçarken Türk Pop Müziğiyle Tanıştım Ama Retro Pop Müziğiydi Bu.) Yani Ajda'lar, Erol Evgin'ler, Semiramis'ler, Yeliz'ler Meliz'ler, işte hep bu zıpçıktı Pop trenindeydi.
Pop dnleyen aileler daha modern gibi dursa da aslında sanıyorum ya dejenere küçük burjuva ailelerdi, ya da galiba benim anne baba beni biraz geç doğurmuştu. Çünkü bizim evde asla KTSMKTPMTARPMB dinlenmezdi. Bizde hep KTSM dinlenirdi. Ama nereden gelmişti bilmiyorum, evde bir iki Ajda plağı vardı. Bir iki dönemin solcularını temsil eden türkü plağı, bir tane Emel Sayın plağı, Elvis Presley plağı (ki Elvis'in ve Beatles'ın kütük gibi araba kasetleri de vardı, rengi de beyazdı. Ama bu kütük gibi kasetler öyle bildiğimiz kasetlerden değil, sanırım benim çok yaşlı olduğumu anlatmaya çalışan ve bir görünüp bir anda da ortalıktan kaybolan bir kaset cinsi. Ama çok kalın, böyle tuğla gibi kasetler.)

Yani işte bu kesik el, bilekten kesik bir eldi ve pıtı pıtı evin içinde yürüyüp adam boğazlardı. Evde bet bereket bırakmamıştı. Terbiyesizlik etmişti. Bence afedersiniz masturbasyon yapacağı bir mecra bulamadığı için potansyel cinsel enerjisini adam öldürerek sağaltıyordu deyyus.
İşte böyle; birileri etkilensin diye birileri bir şeyler yapıyor, kimileri etkileniyor, kimileri etkilenmiyor.
Bendeniz etkilenen kesimdenim, denize korkusuzca girebilenler, hadi öyle demeyeyim de, filmlerden ve yazılardan etkilenmeyenler, müziklerde coşkunlaşmayanlar ya da gözleri yaşarmayanlar diyelim.
Ben mesela film seyretmesem, müzik dinlemesem bile yürürken durup dururken bazı manzaralara gözlerim yaşarır. Geçenlerde mesela bir oğlanla bir kız sokakta buluştu; oğlan belli ki niyeti ciddi kızla, abi bi sarıldı kıza, gözlerini filmlerdeki gibi bi kapadı (ki üstelik kıza götünü yiyim de çekemezdi çünkü kızın arkada ne bunu görecek bir ailesi ne de kendi görecek gözleri vardı) ve benim gözlerim çok yaşardı, güzel ve masum bu sevgiye.

(Resimde ortadaki ağlayan kişi benim. Güneş altında çok ağladığım için biraz bronzlaşmışım.)
Ama bu, bize görünen kısmı. Olayların bir de görünmeyen kısımları var. Tıpkı kesik el gibi.
Vücut da bir bütün ama kesik el ufak bir organ olmasına rağmen bağımsız kalınca adamım boğazına yapışabiliyor. Bakalım, bu çift aynı gözü kapalı sevgiyi evlenince, aile, maddi şartlar, çoluk çocuk devreye girince de devam ettirebilecekler mi...
Ya da siz! Size soruyorum! Siz girebilecek misiniz denize? Bir köpekbalığı ya da piranha alarmında?
Bence gireceksiniz. Çünkü insan kendine konduramaz. Çünkü insan unutur.
Bugün piranha babamı yese ertesi gün unuturum.
Yoksa yaşayamayız ki.
Yani denize girmeden. Yaşanır mı?

(Bu arada, Türkiye'ye geyliği ilk getiren Abdülgeylak efendi ve arkadaşları "denize giremeden yaşayamam" dedi, sene 1944.)
Ama ben denize girmeden, vallaha yaşarım.
Ben dağ manzarasını denizden daha çok severim. (Ve bu dağ mı deniz mi geyiği sabaha kadar devam edebilir. Çünkü cehennemde mi yanmak istersin, donmak mı kaynaklı bir geyiktir. Ama çok zevklidir. Yani bence cehennem yazlık ve kışlık olmalı, yazın donmalı, kışın ynmalı. Ya da dini açıdan bakarsak yazın yakmalı, kışın dondurmalı. Çünkü cehennem işkence yeri olduğu için. Böyle düşünürsek daha sevap. Orspu çocuğu kötü insanlar. Yansın ibneler. Kışın da donsunlar.)