20 Mayıs 2012 Pazar

140 ÇİLELİ KARAKTERS


Nano teknolojik bir yazımızın daha başına geldik. Fakat daha şimdiden nefes nefese kaldım bile. Neden mi, çok basit: tabii ki kolumu kırıp tek elle yazdığımdan.
Meğer tek elle yazı yazmak ne zormuş. İçinizden bazılarının “teallaam elle yaz sen de” ya da “bu ne hırs, bir gün de yazmayıver” dediğini duyar gibi oluyorum ancak faksçıya giderken ya gene kapaklanırsam ve faks sahibi dükkanın iyilik yaptığı için içinden ettiği küfürlerden rahatsız olup kavga çıkarır, sinirden kolumu kasarsam?
Ayrıca çeneyi değil dirseği kırdık, e Türkçemiz de konuşur gibi yazılan interaktif bir dilimiz olduğuna göre?Her ne kadar kol kırılıp yen içinde kalır deseler de, yen ne demek, kol neden içinde kalıyor, kıran kim gibi şaibeli sorulara cevap bulamadığım için atalarımı (Kurukafacı Mahmut Efendi Mahdumları) burada yalnız bırakmak zorundayım.Acilde halsiz yatarken bana global olarak destek olan Deniz’e doktorlar perde dışına çıktıktan sonra fısıltıyla “bakma böyle sarardığıma, iyi geliyor” dediğimde “evet evet arada iyidir, şöyle bir sakinleştirir” dediğinde hayatın büyük bir tımarhane; hastalık, dert, vs gibi şeylerin de sakinleştirici, kendine getirici, ezbere rutin hırslardan arındırıcı elektro şoklar olduğunu düşündüm.Şu anda TV’de bilim kanalında ölümle ilgili bir belgesel var. Ölünce ne oluyor, ruh nedir, efsane mi yoksa evrenin temel taşlarından biri mi gibi konular işleniyor. İlgiyle izliyorum. Neticede ölüm de ruh kırılması olduğuna göre, belki değişik icatlara çeşitli galebeler çalabilirim. (Blogun en sevdiğim yanı dilimizi doğru kullanma gibi yaptırımlarda bulunmuyor oluşu. Yoksa bulunuyor mu; yok ama bulunuyor olsa 140 karaktere eyvallah denmezdi. Belki de tarih bizden hesap soruyor ve yaptıklarımızı 140 çileli karaktere tamah ediyoruz.)Allah taksiratlarımızı affetsin.Birazdan ameliyat için evden çıkıp tıpış tıpış bundan sonra benimle takılacak olan titanyumlarımı taktırmaya gidiyorum.İnsan uçağa, otobüse binecekken bile bi endişe, bir panik, bir acaip bişiyler yapıyor, nerde kaldı ameliyat.İnşallah annemin bu blogdan haberi yoktur, o beni genel evde reklamcı sanıyor.

3 Mayıs 2012 Perşembe

SARMISAK, ET VE ERZİNCANLILIK

lütfen bu yazıyı okurken öncelikle şu linke basınız ve çalan müzikle birlikte dinleyiniz: http://fizy.com/#s/1nulqq (her ne kadar yazımız erzincan'la ilgili de olsa müziğimizle birlikte doğu- batı karadeniz sentezi olacağı için denişik bi bileşim ortaya çıkacaktır)

Baştan konuşalım, ben sarmısağı çok seviyorum. Üstteki resim de zaten bizim evin kapısı. Beni tanıyanlar birisi buna sebep diyor, gülüyorum.
Fakat bu sarmısak denen şeyi ne zaman sek ya da bir yemeğin içine konmuş yesem, bedenimde bazı sinirsel aktiviteler oluyor.
Bir meditasyon merkezine gitmiştim; orada sarmısak, soğan ve et yasaktı. Sarmısak ve soğana okey de, eti yasaklayamazlar. Ben vejeteryan olamam. Bir kere benim bana tarafım Erzincan'dan gelmişler. Ve bu şehrimiz kasaplarıyla ünlü çokönemli bir et şehrimiz. Osmanlının saray kasapları aileleri hariç tutularak saraya buradan getirilirlermiş. Mesela eski ve köklü bir kasaba git, sana Erzincanlı olduğunu söyleyecektir. Ben bununla gurur duymasam da, en azından üzülmüyorum. Resimdeki adam dedem olur; İstanbul'a işte böyle göç etmişler. Babaannem de arkadan yürürken bu kareyi çekmiş. Bendeniz henüz arabayı kullanan adamın toşşaklarındayım bu resimde ama arkası dönük olduğu için göremiyorsunuz haliyle:

Fakat bazen benim oralı genlerim sakatat istiyor. Bir keresinde paça çorbası yaptım evde. Memo bebekti, hep birlikte sofraya oturduk, Memo da mama sandalyesinde, ellerimizde birer koyun bacağı, terbiyeli suyunu içip bacağını kemirmeye başladık. Ve o sırada kapı çalınmaz mı! İçeri gelen arkadaşım Deniz (hadi paparazzilik yapıp onun Deniz Arcak olduğunu deklare edeyim, yanında da daha önce hiç tanımadığım vejeteryan entel arkadaşı. Elimizdeki koyun bacaklarıyla kalakaldık ve kız bu durumu görünce bizim evi büyük bir öfkeyle terketti. Ve işin fenası Deniz ayısı sanki kendi paça çorbası sevmezmiş gibi kıza hak vererek entel taklidi yaptı)
Ben o gün çok utandım. Yaklaşıl 10 sene önce oldu bu olay fakat sadece iki ya da üç kez yiyebildim bir daha paça çorbası.

Düşünün, küçücük bebeciğin elinde bir koyun bacağı, oturmuş kemiriyor. Yani Neyşınıl Ciyografikten çekseler, rahatlıkla vahşi bir toplum olarak bizi mesela İngiltere'ye gösterebilirler. Oysa ki adamlar nerden bilsin son derece modern insanlar olduğumuzu. Mesela oğlum Memo da çok modern bir bebekti. Biz zaten ailecek çok modernizizdir. Bu modernliğimizin de ara sıra altını çizeriz ki unutmayalım. Yoksa çok çabuk ilkelliğe kayabiliyorum bendeniz.
Şimdi bu sarmısak meselesi nereden çıktı diyeceksiniz; birazdan sanırım toplu taşıma aracı olan metrobüse bineceğim ve bir de baktım ki sarmısaklı bir şey yemişim (pancar turşusu) bendeniz gündüz gözü siş fırçalamaktan hiç hoşlanmam; biraz özenti geliyor bana durup dururken gün ortasında diş fırçalamak. Zaten sabahları düş fırçalamayı yeni yeni öğrenmeye çalışırken bir de öğlen çıkmasın başıma diye attım ağzıma bir sakız, cak cak cak çiğniyorum. Bir takım haplar var, onlardan içeceğim. Modernlikle aramda sadece bir hap kadar fark var. Ve bununla gurur duymasam da en azından üzülmüyorum.
Sarmısak zaten bir de vampirleri bile kaçıracak kadar kötü kokabiliyor, hurafeciler acaba bunu komiklik olsun diye mi uydurdu yoksa gerçekten bir bildikleri var mı...