20 Aralık 2011 Salı

İSTANBUL'DA KORSAN HAYAT




Şimdi bu yazıyı yazacakken birden Tomris abi "Soprano" diye bir film seyretme talebinde bulundu. Film de korsanın ziyadesiyle dibine vurmuş. Görüntü kalitesi sıfırın altında. İstanbul'da değil, Türkiye'nin her yerinde korsan var. Korsan taksi var, korsan cd var, korsan insanlar var, korsan sevgililer var, korsan yöneticiler var. Onların korsan olduklarını anlamaksa oldukça basit: Her şeyi sanki öyleymiş gibi yaparlar. Oysa hiç bir şey yolunda gitmemektedir.
Şimdi burdan hareketle ülkemizde de bol miktarda korsan entelektüel olduğunu şıp diye anlayabiliriz. Yoksa neden KCK'da gazeteciler gözaltına alınsın ya da gençler "parasız eğitim" (yani korsan eğitime hayır anlamına geliyor) dedi diye aylarca hapislerde sürünsün ki. Bu yüzden arkadaşımın "palavra sıkıyo lan bu" diye düşündüğüm "Murat Belge bir inşaat kenarında ellerini arkasında kavuşturmuş emekli amcalar gibi kepçe seyrediyor" dediği iftira doğru sanırım. Yoksa memleket daha iyi durumda olurdu. Çünkü kendisinin adı dahi okumadığım kitapları anımsatır. Kocaman, kalın kitapları. İçim sıkılır.
Neyse işte, korsan şehir İstanbul'da her şeye rastlamak mümkün. (Bu şehrin kendisi de korsan. Aslında büyük şehirmiş gibi davranıyor ama her yeri köy dolu: kadıköy, erenköy, kurtköy, şişhane.) İstanbul'un hiç bir şeyini taip etmiyoruz. Festivallere de gitmiyoruz. Sanat günlerini hep kaçırıyoruz. İstanbul korsanları insan gibi geziyor, arkadaş kılığına giriyor ama biz onların korsan olduklarını biliyoruz.
Al sana şu anda videoda oynayan filmin dublajından bile korsan olduğu anlaşılan (çünkü buff buff diye bazı sesler patlıyor)  bir adam "mafya diye bir şey yok" dedi. Bunu bir adam kızına söyledi ve kızı ses çıkarmayınca adam "tamam kızım, sen artık yetişkin bir kızsın, tamam itiraf ediyorum, kazancımın bir bölümü yasa dışı işlerden geliyor" dedi. ben onun benim babam olmasını istemezdim. murat belgenin de istemem. vinç operatörü ya da kepçe operatörünün de olmasını istemem çünkü onlar da adına operatör sıfatı eklensin diye sinir sahibi oluyorlar ve bazıları eşlerini dövebiliyor hayatta ezildiği için. elbette buradan kepçe ve vinç operatörlerine seslenerek üzerlerine alınmamalarını rica etmek durumundayım.
Şu anda Tomris abinin (evimizi paylaşıyoruz kendisiyle) skype'dan bir çağrısı var. Garip bir ses çıkarıyor alet. Mesela o da korsan bir iletişim şekli.
Sanırım şu anda bulogumuzu okuyanlar gündüz gözü biraz halsiz olduğumuzu, sırf boş durmamış olmak için korsan bir yazı yazdığımızı anlayacaktır. Ama akacak kan damarda durmaz diyor, saatimizin de damarı kan geçtiğini belirtip geç kaldığımız randevuya yetişmek üzere yola çıkıyoruz.
Elbette korksan taksiyle.

1 Aralık 2011 Perşembe

SABAH SAATLERİ


Çocuk sahibi olmak lafı büyük bir palavra.
Çocuk sizin sahibiniz çünkü. Hayvanlar da bildiğimiz gibi çeşitli şekillerde hayat denen sahnede yer alırlar; örneğin bazıları sürüngen canlılar olarak yaşam sahnesindeki yerini alırken, kimileri dört ayaklı canlılar olarak çeşitli rollere bürünürler. Kimileri mesela "Düşünceli" canlılar olabilirken (mesela karga düşünceli canlıdır ama düşüncelerini olumlu olarak hayata geçirmemektedir; bir midyeyi göklerden yere atmayı bilirken, beslendikleri ev sahibinin gözlerini oyarak tarihe geçebilirler. Aynı şekilde Malkoçoğlu'nundu sanırım, değerli zavallı babasının da çarmıha gerilmişken gözlerini bir karga gelip oymuş, tüm Türkiye'nin kalbi acımıştı. Hatta Türk doktor Mehmet Öz "Malkoçoğlu'nun babasına üzülenlerin uygulaması gereken ABP kalp vakfı dieti" ile gündeme osurmuş aman osurmuş demişim, oturmuştur, bu şekilde kalp hastalığına yakalananlara büyük destek olmuştur.) 
Her neyse değerli blog okuru; bütün bunlardan bahsetmek için henüz çok erken. Gerçi aranızdan bazı cin fikirli fetbazların "Neye göre erken" dediğini gönül gözümle görür gibiyim. Benim gönül gözüm sıfır yetmiş beş astigmattır. Zaman zaman çeşitli yanılgılara düşsem de, genelde doğru sezgiler doğrultusundayımdır. Bunu da nereden mi anladım; tabii ki bizim çocuğun okula gittiği bir sabah dört ayaklı canlılardan olduğumu sezgilerim vasıtasıyla anladım.
Öncelikle bunu nasıl anladığımı anlatmam gerekiyor felsefe kurallarına göre sanırım: Şimdi öncelikle şunu belirteyim ki, kiracısı bulunduğum tam dört ayrı evden çıkarken depositolarımı alamadım. Bu depozitoları alamayacağımı tahmin dahi etmezdim. İşte sıfır yetmiş beşlik astigmat elementimiz burada devreye giriyor. Neden astigmat dediğinizi duyar gibiyim. Şu yüzden: Astigmat bazen eyri büyrülmesine yol açıyor ve bu yüzden hata kaldırabiliyor. Ama derseniz ki "ben hata kaldıramam karrrdeşim" diye, o zaman ağzınıza iki tane çakmak zorunda kalabilirim.
Bazı arkadaşlarımın sakalları vardır. Bu arkadaşlarım genellikle kız arkadaşlarımdır. Bunlardan samimi olduğum bir tanesine kuaföre gideceği bir zaman "saç sakala mı ehe ehe ehe" demiş, o kadar samimi olmamıza rağmen büyük bir soğuk algınlığıyla karşılaşmıştım. (Sanki anasına küfür etmişim gibi.)
Çok alınmıştım. Ne yani samimi bir dostuma sakalların var diye dalga geçemeyeceksem sıçayım içine o dünyanın ben. Ne beti kalır ne bereketi o dünyanın. Üstelik bereketi de olmaz. Kazandığını harcarsın, kazandığını harcarsın. 
Bu yüzden siz siz olun, sakallı kızlarla görüşmeyin.
Not: Yaş ilerledikçe ayva tüylerimin sıklaştığına şahit olmak beni üzüyor mu, hayır. Neticede kıllarımız da yaşam sahnesinde önemli aksesuvarlarımız ve o aksesuvarlarımızı seviyorum. 
Hem ayrıca buna bozulmak da neyin nesi.
Peki o zaman samimiyetin ne anlamı var? O zaman sigara da içme, allah allah, güldürme beni.
ps: Resimdeki adam bizim eski veterinerimizdir.