23 Kasım 2011 Çarşamba

HAYAT PAYLAŞINCA GÖZEL





















Bir yazımızda da play list verelim. Bunlar da dünya müziklerinden olsun. Ama ben bu vereceğim listenin hepsini dinlemedim. Yani bir arkadaşın evinde "dünya seyahati" diye aha böyle kafam kadar bir kitap vardı. (Gerçi çok koca kafalı değilimdir aslında. Ama dilimizde malum, bu tip asılsız deyimler vardır, ben de o deyimlerin kurbanı oldum.)
Neyse gelelim play listimize. Bu play listimizi neden yazıyorum, hemen onu da kısaca anlatayım; bu temin bahsettiğim kitapta türkiye bölümünde tarkan ve sezen aksu vardı türkiyenin müziği bölümünde. o zaman dedim ki, haa, dedim, demek ki bu kitap her ülkenin en popüler müziklerini yazıyor dedim. ki, zaten aralarında bazı bildiğim world music tabir edilen grup ve sanatçılar vardı, onlar da iyi müzisyenlerdi, demek ki dedim, harbiden iyi müzisyenleri yazıyor bu hırbolar. aslında hırbo dememeliyim, neticede bu adamlar bir hizmet yapıyorlar. gezmişler her yeri, yazmışlar müziklerini, filmlerini, yemeklerini, zartlarını, zurtlarını. gerçi töbe töbe, nimete zart zurt demiş gibi oldum ama sizi temin ederim bunu yemek açısından demedim hem zaten aşağıdaki bölümden de anlayabileceğiniz gibi diyetteyim, dolayısıyla yemekle ilgili listemin dışında bir şey yazamam, yiyemem, vs...
evet lafı fazla uzatmayalım ve geçenlerde arkadaşların evindeyken sıkıntıdan listeyi yazdığım bu ülke müziklerini size yazayım:
isster yutuptan, ister fiziden açın dinleyin:
yalnız hepsini yazamam, şimdi bir bölümünü yazarım, sonra da başka bir bölümünü çünkü üşenirim. kalkıp hepsini yazamam yani. çok uzun sürer.
1) Albanian Polyphony King of Rai (Algeria)
2) National chamber orchestra Gerard Claret (Andorran)
Carlos Vieira dias (Angola)
sıkılmaya başladım.
3) Bankie Banx
artık ülkelerin ismini yazmicam, merak eden az yesin ve uşak tutsun, açsın guugıla yazsın.
4) Rothera Stations nunatak (Antarktika)
5) Juana molina, kevin johansen (Arjantin)
bence bugünlük bu kadar yeter.
zaten şu anda yanımda tv açık ve bir adam car car car konuşuyor ve ses tonu çok gıcık ve kalkıp kanal değiştirmeye üşeniyorum ama sanırım şimdi bunu yapabileceğim.
hayat paylaşınca güzel. 

21 Kasım 2011 Pazartesi

Bana bu aşkın ızdırabını söyle, sana kim olduğunu söyliyim...

...
Gerçi üç nokta denen şeyden hiç mi hiç hoşlanmam çünkü insanı kibirli ve en nihayetinde aptal gösterir. Sanki söyleyecek ardında kalan çok şeyi varmış da söylemiyormuş gibi. Oysa iki dakka kafasını çalıştıran biri bu üç noktanın ardında bir nane olmadığını, o üç noktaya gelene kadar kan ter içinde kalıp bir anda noktaların kucağına atladığını iyi bilir.
Yine de imla güzeldir.
Bu blog sayfasına istiyorum ki kocaman resimler koyayım. Minibüs ön konsolu gibi olsun, sol kolumu camdan çıkarayım, yolların hakimi olmasa da en azından dayısı olayım; kurumsal olmadan küfür günah, bütün yolları dümdüz edeyim. Çünkü bu ortam sanal ortam. İstediğin yere sanal sanal bir şeyler koyabilirsin.
Ben filtre kahve yapmayı yeni öğrendim. Konuyu yukarıya bağlarız elbet. Fakat bu filtre kahve içenler ve bunu kurumsallaştıranların insanoğlunu 'filtre kahve içenler ve içmeyenler' diye ikiye ayırması hem bazen iyi bir şey, hem kötü.
İyi bir şey çünkü kahveyi onlar yapar, yorulmazsın.
Kötü bir şey çünkü sen de tarihten asil bir aileye mensup olduğuna dair bazı delillerle gelmek zorundasındır. Özellikle de deli aile bireylerine dahiller için bu zordur züra deliliğin sınıfı olamaz. Bu ayrı bir durumdur.
Bunu da sadece deliler ve deli ailelere mensup akıllı kimseler anlayabilir. Hüüp... (Kahve ayrımcılığı yapılan bir yerdeyim.)
Laktozsuz süt ile yapılan kahve çok güzel oluyor. Üstelik osurtmuyor.
Geçenlerde "Bende laktoz hastalığı var" diyen birine gülmem geldi. Böyle bir hastalık yoktu çünkü. Ona sordum: "Laktoz hastası olunca ne oluyor?"
"Habiğe (r'leri de söyleyemiyor) osuğmuyoğsun."
Bunun için laktozsuz süt içmek gerekiyormuş. Bu laktoz işlemini yaparken de şeker partikülleri mi, bişeyler kırılıyormuş ve bu yüzden de süte şeker koymadığın halde şekerli gibi bir tadı oluyor. Belki de bu yüzden kahve bu sütle daha güzel.
Gördünüz mü, demek ki neymiş, üç nokta koymaya gerek olmadan da bir yazı yazılabiliyormuş. Belki edebi olarak bir tat bırakmıyordur ama hiç değilse bilmiş bilmiş şairane bozuntuculuğu yapmamış oluyorsun.
Uzun zamanda bir buraya yazı yazıyor olmaya üzülüyorum aslında.
Yani isterdim ki daha sık bir şeyler yazayım. Okur burada kendimi bloglara sığdıramayan çok değerli bir insan olduğumdan yazmadığımı sanırsa büyük ayıp eder; bendeniz absürdün dötünü yaran biri olmayı arzoediyorum dolayısıyle absürde ulaşma gibi bir safiyane çocuk kafası yakalamak günümüz basın yayım dünyasında ne kadar zor, siz de takdir edersiniz.
Bu safiyane absürd kafasına ulaşmak içn pek çok meditasyon kursuna gittim, geyik ortamlarında bulunup şimdiki anın yüceliğini yaşama çalışmalarına katıldım. Fakat absürd ender geçen bir gemi ve ah o gemide keşke ben de olsaydım...
(Aha da size üç nokta körler derneği. Çünkü kör müsün bilader, daha beş dakika önce üç noktanın kötülüğünden bahsediyordun, bak daha şimdi kullandın, yazıklarolsun. Kısaca.)